İzleyiciler

5 Mart 2020 Perşembe

KAZDAĞINDA AİLECE KAMP (29.02- 01.03.2020)



KAZDAĞINDA AİLECE KAMP (29.02- 01.03.2020)

"Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır... S.Ali"


Bugünlerde nedense yaza kışa, yağmura çamura bakmadan kendimi dağlara vurmak, ormanlarında sabahlamak istiyorum. Ağaç kuytuları evim, yıldızlar yorganım olsun, gürül gürül akan bir derenin yanıbaşında uyanayım istiyorum... Açıyorum konuyu hemen eşime vede aile dostlarımıza. Meğerse, Suat abide benim gibi düşünür dururmuş bugünlerde. Onunda dağları mesken tutası gelmiş... Eşim ise dünden razı. Sen nereye ben oraya diyor. Tamam, diyorum. Oldu bu iş diyorum... Ve hemen başlıyorum planlamaya. Nereye, ne zaman, nasıl gideceğimize ve neler götüreceğimize dair...

Ne zaman gitsek; şelalesi, travertenleri ve de ne tarafa yürüseniz sizi hiç yanlız bırakmayan dereleri ile misafirini hep mutlu eden, Darıdere'ye gitmeye karar veriyoruz... Heyecanlıyız, mutluyuz, bekliyoruz...

29.02.2020 Cumartesi.
Hazan hanımın kamp heyecanı hepimizden fazlaydı sanırım. Çünkü daha günler öncesinden ne yapsam ne götürsem derdine düşüyor. Sivasın meşhur kömbesinden yapıyor, bol tereyağlı ve her katı zar gibi tel tel ayrılanından, birde yanına bomba gibi bir tatlı... Peki niye yazıyorum bunları. İşte Hazan hanımın kamp heyecanı ne seviyede bilin diye... Ama bu sabah Hazan hanımın hiç keyfi yok. Yataktan çok zor kalkıyor. Ayakta geçirilmeye çalışılan grip, nihayet dün onu yataktan çıkamaz hale getiriyor... Bir kaç kez erteleyelim diyorum. Olmaz, program ne ise o diyor. Çaresiz peki diyorum...


Ve her zamanki gibi sabah önce hayvanlarımın yanına gidiyorum. Yediriyor içiriyorum onları. Sonra gelip kızımı okuluna bırakıyor, eve dönüyorum... Hazan hanım hazırlanmış beni bekliyor. Arabayı yüklüyor, hemen çıkıyoruz evden...

Saatler 10;45'i gösterirken Gömeç'ten gelen dostlarımızla, Songül Suat Yalıç çifti ile buluşuyoruz. Ve hiç oyalanmadan, aynı hislerle atan dört doğasever yürek olarak, düşüyoruz yollara...


HAVA DURUMU ÖNEMLİ...
Altınoluk, Narlı derken çok sürmüyor kendimizi orman yollarında buluyoruz. Nasıl mutluyuz anlatamam. Sabah hasta yatağından zor bela kalkan Hazan hanım bile canlanıyor, yüzünde gülümseme konuştukça konuşuyor.



Güle oynaya, bozuk orman yollarında tıngır mıngır ilerlerken birden bire kar serpintisi başlıyor. Arabamın termometresi, dış hava sıcaklığının sıfır olduğunu söylüyor. Günlerdir, kamp yapacağımız yerin hava durumunu takip ettiğimiz için çok ciddiye almıyoruz, bu beyaz sürprizi. Aksine bu serpintiye çok seviniyor, bir kaç kare fotoğraf için duruyorum. Sonra yine neşe içinde yola devam.





Ama kar yağışı durmuyor, aksine gittikçe artıyor. Kahverengi yollar yavaş yavaş beyaza dönüyor. Neşe içinde ilerlediğimiz yollar; karlar altında gizlenmiş, taş kaya parçaları, derin çukurlar ve kaygan uçurum kenarı geçişleri ile tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Arabamın patinaj çektiği yerde durup, iniyorum. Beni geriden takip eden Suat abinin yanına gidiyorum.


Kısa bir durum değerlendirmesi yapıyoruz hemen. Ve bugün gitmek için ısrarcı davranmanın ertesi gün dönüş içinde risk olacağını düşünerek, geriye dönmeye karar veriyoruz. İster istemez moraller yerde, sevincimiz kursağımızda dönüşe geçiyoruz. Görünürde gün, daha başlamadan bitmiş görünüyordu. Ama merak etmeyin. Ne olursa olsun bugün o kamp yapılacak. Evden çıktık birkere. Hemen alternatif kamp alanlarını gözden geçiriyoruz. Çamlıbel, Manastır vadisi, Kavurmacılar, Fener, Kavlaklar derken nihayetinde iki hafta önce tekbaşıma kamp yaptığım yere gitmeye karar veriyoruz... Hoop, tekrar geliyoruz Akçay'a ve vuruyoruz Zeytinli'den Kazdağlarına...


Orman yolu ile birlikte, neşemiz tekrar yerine geliyor. Hazan hanımla konuştukça konuşuyoruz, havadan sudan. Dağlara onu anlattığım gibi en çokta dağları anlatıyorum ona...

"Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır...S.Ali"






DEĞİŞEN BİŞEY YOK..

Saat 14;15... Kamp yapacağımız yere geliyoruz. Nasılda özlemişim burayı. Halbuki daha iki hafta önce buradaydım... Değişen bişey yok. Sarmaşıklara bürünmüş koca çınar, yerli yerinde. Kardelenler hala hayatta ve çok güzeller. Gürültüyle çağıldayan derelerinde keyfi yerinde olmalı. Bizlerde mutluyuz. Hemde çook... İniyoruz hemen arabalarımızdan. Önce selamlaşıyoruz her bir çınar ve kardelenlerle...



Sonra yakılan ateş, demlenen çay ve kurulan masa... Ve sonrasında ateş başı keyif çayları elimizde, başlasın sohbet...

ATEŞ...
Vakit ilerliyor, sohbet koyulaştıkça koyulaşıyor. Ama artık kalkmalı, işe koyulmalıyız. Karanlık bastırmadan bol bol odun toplamalı, gece boyunca yanacak kütükler kesmeliyiz. Şunu bilmelisiniz ki dağda ve hele birde kış günü kamp yapıyorsanız, yapacağınız ilk iş, sabaha kadar canlı tutacağınız bir ateşinizin olmasıdır. Vahşi ormanda ateş insana güven verir, huzur verir. Çünkü ormanda ateş ruhlar için ışık, bedenler için ısı kaynağıdır...


İşte bu nedenle ateş başı keyfini yarım bırakıp, elimde balta dalıyorum ormana. Boylu boyunca devrilmiş ölü ağaçları, onlardan özür dileyerek parçalıyorum bir bir. Ve gecenin zifiri karanlığında ruhlarımıza ışık, bedenlerimize ısı verecekleri için kütükleri minnetle sırtlanıp, ateş başına taşıyorum...



OTEL KONFORU...
Gece için odunlarımız hazır. Şimdi çadırlarımızı kurmalıyız. Çadır yeri olarak ateşin tam karşısını, gürül gürül akan derenin yanıbaşındaki koca çınarın altını seçiyoruz. Ve el birliği ile iki çadırıda bir çırpıda kurup, yataklarımızı açıyoruz... Yatak deyince nasıl bir yerde yattığımızı merak edenleriniz olabilir. Onun için bu konuya da açıklık getirmek istiyorum. Bi kere öncelikle söylemeliyim ki eşlerimiz yanımızda. Yani öyle her zamanki gibi kuru, kemik gibi bir yerde yatıramazsınız onları. Bu hem bize yakışmaz, hem onlarda yatmazlar öyle matmış, kilimmiş, halıymış taş gibi sert yerde. Onu içindirki kampa hanımlar gelince işler değişiyor. Suat abi çıkarıyor çift kişilik şişme yatağı, basıyor pompayla havayı. Ve al sana mis gibi yatak... Bense neredeyse karyola konforunda ayaklı tek kişilik bir kampet kuruyorum çadırın içine. Üzerine de kat kat pofuduk battaniyeleri açıyorum. Birde yastık başucuna, al sana otellerdekini aratmayacak yatak konforu... Ben mi! Ben her zamanki gibi yerde, bana kuştüyü gibi gelen matımın üzerinde, toprağın -kardelenlerin - kokusu burnumda uyuyacağım bu gece...


BİR HAZİN AŞK HİKAYESİ...
Ah benim şu konuyu uzatma huyum. Ama ne yapayım anlatmazsam olmaz işte. Geçtiğimiz hafta kıymetli blog takipçilerimden Fatma Altınbaş hanımefendiye, söz vermişliğim var... Yani anlatmazsam olmaz, kardelenlerin aşk ve cesaret üzerine hazin hikayesini...

Kıymetli dostlarım bilirsiniz bu tür hikayeler kulağa hoş gelen ve yüreklerde tatlı bir tını bırakan söylencelerden ibarettir. İşte bende söyleyenlerin yalancısıyım diyerek, başlıyorum anlatmaya...



"Yıllar yıllar evvel birbirini çok seven iki çiçek varmış. Bunlardan birisi kar kadar beyaz mı beyaz, narin mi narin, diğeri ise gönülleri hoplatacak kadar güzel mi güzel gökkuşağı renklerine sahipmiş... Bizim naif gönüllü beyaz çiçek alı al, moru mor binbir renkli çiçeğe sırılsıklam aşıkmış. Ve haliyle de bahar mevsimi gelince yeryüzüne çıkan bütün çiçeklerden kıskanırmış onu. Mevsimler yıllar geçtikçe sevgisi tutkuya dönen beyaz çiçek, bir gün sevgilisine diğer çiçekler gibi baharda açmak yerine, kışın karlar yağınca açmayı, böylelikle ikisinden başka kimsenin olmadığı bir dünya hayal ettiğini söylemiş. Bunu duyan gökkuşağı renkli çiçek, sevinçle karşılamış bu durumu. Ve sözleşmişler bir daha ki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği, kışın dondurucu soğuğunda açmak için...

Bahar bitmiş, yaz sonbahar derken, nihayet kış gelmiş. Sevgilisine kavuşma hayali ile yerinde duramayan beyaz çiçek, karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek, uzatıvermiş başını yeryüzüne. Yüreği kıpır kıpır hemen, bembeyaz karlar içinde o gökkuşağı renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış, gözleriyle… Ama bulamamış . Sağa bakmış sola bakmış nafile. Günler günleri kovalamış ama yinede görememiş alı al, moru mor güzel sevgilisini. Günler geçtikçe ümidini yitirmiş bizim narin beyaz çiçek. Ve üzüntüsünden büküvermiş boynunu. Geldiği toprağa geri girmek istercesine, hayata küsmüş. Ve şiddetli kış soğuklarına daha fazla dayanamayarak, sevgilisine hasret, ölüvermiş oracıkta....

İşte o günden sonra, aşkı için ölümü göze alacak kadar kışın dondurucu soğuklarına aldırmadan karların içinde açan narin, beyaz, boynu bükük çiçeğe KARDELEN , onu yarı yolda bırakan binbir renkli, göz alıcı sevgiliye de HERCAİ adı verilmiş…




Yaa işte böyle dostlarım. Kardelenlerin aşk, cesaret ve ihanet üzerine, kıssadan hisse hikayesi... Neyse sözü tekrar bıraktığımız yerden alıp, devam edelim isterseniz... İşte odun toplama, çadırları kurma, çeşmeden su taşıma derken neredeyse akşam oluyor...


Ve karanlığa kalmadan, yemek hazırlıklarına başlıyoruz. Akşam yemeğinde mangal yapacağız. Hanımlar masayı hazırlarken, ben sucukları atıyorum ateşin üzerine. Yoğun bir çıtırtı sesi ile midemizin suyu akıyor. Halbuki o kadarda aç değiliz ama olunca işte, can bu dayanamıyor insan...


NAYLON ÇEKME HAREKATI...
Nar gibi kızarmış sucukları ateşin üzerinden alıp, servis ediyorum. Herkes büyük bir iştahla yiyor, açlık bastırılır bastırılmaz, bu sefer ateş suları ile keyifler iyice yerine geliyor... Yeri gelmişken ne ateş suyu nede barış çubuğu ile aramın hiç iyi olmadığını belirtmek isterim... Ama bizimkilerin de bu keyfi fazla sürmüyor. Sisli tepelerden üzerimize doğru gelen bulutlar, yağmur olup tepemize düşmeye başlıyor. Önceleri istifimizi bozmuyoruz ama Songül hanımın ısrarlı ikazı ile elimizde ne var ne yok bırakıp, oturduğumuz masa ve çadırların üzerine naylon çekme harekatını başlatıyoruz...


YOK YOK BU YAĞMUR DEĞİL...

Önce arabalardan biri çadırlara yakın çekiliyor, sonra naylonun bir ucu arabaya diğer bir ucu tam karşıdaki incecik çınar fidanına, diğer uçları ise nereye denk gelirse bağlanmaya çalışılıyor. Panik yok. Ama yağmur damlaları henüz şıpır şıpır yağmasada, montlarımızın üzeri bi şekilde ıslanıyor. Songül hanım büyük bir ciddiyetle naylon çekme işini yaparken, Suat abide bi taraftan çalışıyor, bi taraftan da "Yok yok bence bu yağmur değil, sis" deyip duruyor... Ve maalesef ne ateşin nede masamızın üzerini kapatamıyoruz. Naylon çekme harekatının başarısızlığı ile çaresiz Suat abinin haklı çıkmasını ümit ederek, tekrar oturuyoruz harlandırdığımız ateşin başına...



Keyfimizi hiç bir şey bozamaz diyor, tatlı faslına geçiyoruz... Ve bi taraftan Hazan hanımın tatlısını kaşıklarken, bir taraftanda derin mevzuları konu ediyoruz sohbetimize...




Şanslıyız. Yağmur çiseltisi duruyor. Akşam olmak üzere. Ama aksine bulutların dağılması ile hava birden bire aydınlanıyor. Tabi bu durum çok sürmüyor nihayetinde, karanlık bütün gücüyle bastırıyor...




NELER NELER KONUŞTUK...
Hava soğuk mu soğuk. Ama umrumuzda değil. Çünkü bizi ısıtan alev alev ateşimiz ve çok güzel sohbetlerimiz var... Ne mi konuştuk. Neler konuşmadık ki. Çocukluğumuza gittik mesela. Çocukken oynadığımız oyunlara, çocukluk anılarımıza, anılarımıza konu olan insanlara...

Songül hanımın "Hayrettin, vidaları gevşettin" vakasına, Suat abinin daha 6-7 yaşlarındayken tekbaşına Gaziantep yolculuğuna, Hazan hanımın ise tatil için Sivas'a gittiği köyünde, evin canavarı Kangal köpeği ile alt alta üst üste oynarken dayısının uzaktan görüp, "Kirmen" kara kızı boğuyor diye elinde sopa ile "hoşt, hoşt" diyerek koşturup, ortalığı ayağa kaldırmasına kadar, daha neler neler...


Peki hep mi konuştuk. Tabiki hayır. Konuştuğumuz kadar sessizliğimizde oldu. Songül hanımın önerisi ile bir süre sus pus olup, gözlerimiz ateşte geceyi, geceye karışan huzur verici sesleri; derelerin şırıltılı, ateşin çıtırtılı şarkılarını dinledik...

"Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak,
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır...S.Ali"




EBESİNİ ?...
Saatler neredeyse gece yarısına yaklaşıyor. Arkadaşlarıma, saatler 12'yi gösterir göstermez, yatacağımı söylüyorum... Ve biraz daha sohbet derken, kanımızı donduran çığlık sesleri ile tekrar sessizliğe bürünüyoruz... Bir çakal sürüsü... Nasıl da çığlık çığlığa bağırıyorlar... Oralarda karanlığın içinde, biraz ileride bir yerlerde, orman kanunları uygulanıyor olmalıydı... Açıkçası bu ses yatmaya hazırlanan bizler için iyi geceler mesajımıydı, yoksa bu gece sizi yatıranın "ebesini mi" diyordu bilemiyorum ama benim çok uykum geldi. Müsaade isteyip giriyorum çadırıma ve daha uyku tulumuna girer girmez başlıyorum horlamaya...



ATEŞİ SÖNDÜRÜYORLAR...
Saat gecenin üçü. Uyanıyorum... Hem ateşe odun atacağım, hemde ihtiyaç gidereceğim.
Çıkıyorum çadırdan. Koca kütükler, yanmış bitmiş kül olmuş. Hemen çalı çırpı ile ateşi tekrar canlandırmaya çalışıyorum. Tabi ateşi canlandırmak öyle sessizce olmuyor. İster istemez, gecenin sessizliğinde kırılan çalı çırpının çıtırtılı sesleri, bizimkileri uyandırmış olmalı. Ki Songül hanım Suat abiye ısrarla bişeyler söyleyip duruyor. Songül hanımın ne söylediğini net olarak duyamıyorum ama her defasında da Suat abi "Songül yat, bişey yok" deyip duruyor... Tabi işin aslını sabah öğrendiğimizde, kahkahalarla gülmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Meğerse Songül hanım Suat abiye diyormuş ki; "Suat dışarıda birileri var ateşimizi söndürüyor." Suat abide ona diyormuş ki "Songül dışarıdaki Murat bey, ateşe odun atıyor." Ama yarı uykulu Songül hanım bir türlü ikna olmuyor. Israrla "Suat dışarıda birileri var ateşi söndürüyor"... Ha ha ha haa.... Yalıç çifti, sabah sabah bizi güldürdünüz ya, siz çok yaşayın emi...


GÜNAYDIN...
Saat 07;30... Ötücü kuşların sabah cıvıltıları ile gözlerimi açıyorum. Nasılda şakıyorlar. Haklılar ormanda bu saate kadar uyunurmu. Aslında sabahın altısında ateşi harlayıp, tekrar uyku tulumuma girerken uyuyamam demiştim ama öyle derinlere dalmışım ki rüyalar bile görmüşüm... Çıkıyorum hemen çadırımdan. İlk işim, kuşlara kulak vermek... Derelerin çağıltısına karışan binbir çeşit kuş sesi ile kendimden geçiyorum... Koşturuyorum bir süre, sağa sola onlardan gelen sese doğru. Günaydın diye haykırıyorum sessizce onlara ve tüm orman halkına ...

"Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Elleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır...S.Ali"




Bizimkiler henüz kalkmadı. Ve ateş neredeyse sönmüş durumda. Onlar kalkmadan ateşi alev alev yakıyor, çay suyunu koyuyorum.


Benden sonra Hazan hanım kalkıyor. Günaydın diyorum, rahat uyuyup uyuyamadığını soruyorum, ardından. Çok rahat yattığını, sadece biraz ayaklarının üşüdüğünü söyleyip, sıcacık ateşin başına çöküyor hemen...



Sesimize uyanmış olmalı. Suat abide uyanmış, çıkıyor çadırından. Ve Songül hanımında uyanıp ateşin başında yerini alması ile kadro tamamlanıyor. Akşam nasıl bıraktı isek sohbete aynı şekilde devam ediyoruz.



Bir taraftanda tavada keteler ısıtılıyor, yumurtalar haşlanıyor, ekmekler kızartılıyor... Songül hanımın ev reçelleri, Suat abinin kendi elleriyle kurduğu siyah ve yeşil zeytinleri ile ormanda, bir kış sabahında, şahane bir kahvaltı yapıyoruz. Hemde en lezzetlisinden...


KIZ KARDEŞİM...
Sanırım kamp arkadaşlarımdan biraz sizlere bahsetmem gerek. Songül ve Suat çiftini aslında blogumu sıkı takip edenler tanıyor olmalılar. Suat abiden sık sık bahsederim çünkü. Ama Songül hanımdan hiç bahsetmedim sanırım. Şimdi onunda affına sığınarak ondan bir iki çift söz etmek istiyorum. Hani hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde Suat abi için; "doğaya ve eşine aşık olmaktan başka kötü alışkanlığı olmayan birisidir" demiştim ya. Hah işte Songül hanım içinde, durum böyle. Fazlası var eksiği yok. Bu arada o bana "bey" ben ona "hanım" diye hitap ederiz ama bilesinizki o benim kızkardeşim yerinedir. Ben onun kardeşi yerineyim, diyemem. Çünkü bilirim ki onun, Merih Çakıroğlu'nun yerini dolduramam... O ki basketbol dünyasının unutulmaz ismi, o ki voleybol dünyasının yıldız oyuncusu Damla'nın babası, Songül'ün biricik ağabeyi. Ve neredeyse tam iki yıl oldu sevenlerini bırakıp gideli. Nurlar içinde uyu Merih ağabeyi. Kızın kızım, kardeşin kardeşimdir, bilesin...

"Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır...S.Ali"






BİRAZ DA YÜRÜYÜŞ..

Saat 10;00... Kahvaltımız bitmiş, çadırlarımız toplanmış, bütün eşyalarımız arabalarımıza yüklenmiş durumda... Gitmeye hazır durumdayız. Ama biz gitmek istemiyoruz. Buraların, ormanın tadını biraz daha çıkarmak istiyoruz. Geçiyoruz köprü üzerinden derenin karşı tarafına. Ve sarmaşıklarla sarmaş dolaş olmuş çınarlı yoldan, dere boyunca başlıyoruz yürümeye. Dakikalarca aheste aheste yürüyoruz, muhteşem bir yolda. Yürüdükçe yanıbaşımızda akan dereler birken iki oluyor, kuş cıvıltıları nağmeler döktürüyor ve bizim bu güzellikler karşısında dilimiz tutuluyor... Kahvaltı sonrası bu yürüyüşle adeta kendimizden geçiyoruz. Çok mutluyuz. Ve çok şanslıyız bu coğrafyada nefes aldığımız ve bu ülkede yaşadığımız için... Tanrı ülkemizi korusun...


Dönüyor, geliyoruz tekrar kamp alanımıza. Yakıyoruz yeniden ateşi ve koyuyoruz çay suyunu yeniden. Anlaşılan kolay kolay ayrılamayacağız bugün buradan... Çay bardakları elimizde konuşuyoruz yine havadan sudan ve en çokta dünden bugünden....

Artık gitmeliyiz diyoruz. Yine geliriz diyoruz. Ve saatler 12'yi gösterirken ayrılıyoruz bizi dün gece koynunda misafir eden sarmaşıkla dost koca çınarın gölgesinden...


SON SÖZ...
Dağlarda gezmek dolaşmak, ormanlarda sabahlayıp kuş sesleri ile uyanmak ne güzel şeydir bilirmisiniz. Hele bir de yanınızda eşiniz, dostunuz varsa... Dost demişken her insanın, bu hayatta en az bir can dostu olmalıdır bence. İyi günde kötü günde sırtını yaslayabileceği, yalandan, riyadan uzak. Ve ne mutlu bize ki bizim de böyle dostlarımız var. İşte bu kampı anlamlı kılan, tamda budur. Can dostlarla yapılmasıdır...
Bu sebeple bu kampı bizimle paylaşan aile dostlarımız Songül ve Suat Yalıç çifti başta olmak üzere, hasta yatağından çıkarak hiç birşey yokmuş gibi benimle dağlara gelip, ekmeğimi bölüşen sevgili eşime çook teşekkür ediyorum...

Not; Benim olmadığım tüm fotoğraflar benim çekimimdir. İnsan figürü olmayan tüm manzara veya doğa fotoğraflarını alıp kullanmak serbesttir...


( http://muratinayakizleri.blogspot.com.tr/?m=1 )

Murat Turan - 2020