İzleyiciler

6 Ekim 2020 Salı

BİSİKLETLE CUNDA MADEN ADASI (04.10.2020)

 


BİSİKLETLE CUNDA MADEN ADASI (04.10.2020)


Bu yaz Cunda'yı su yolu ettim desem yalan olmaz. Cunda dediysem öyle çarşısı pazarı, kafesi restoranı anlaşılmasın. Ben doğa adamıyım. Sevmem taşa betona boğulmuş, insan güruhu içindeki caddeleri sokakları...

Cunda deyince benim aklıma önce Kuyulu koy gelir. Ve sonra Pateriça koyu, Yalancı Boğazı ve Maden adası... 

Bizi bu adaya çeken bişeyler var arkadaş. Bak bu hafta yine dönüp dolaşıp rotayı Cunda'ya çeviriyoruz. Ama bu sefer her zamanki gibi bilmem kaç beygirlik lüks otomobillerimize binip, hemencecik kendimizi ışınlamayacağız adaya. Bu sefer demir atlarımızın terkisinde kendi beygir gücümüzle, çevremizin binbir güzelliklerini seyrede seyrede, ter döke döke gideceğiz adamıza... Ve her zaman ki gibi yol arkadaşım Suat abi ile...

İsterseniz buyrun bisikletlerimize atlayıp, hep beraber çıkalım bu maceralı yolculuğa...

04.10.2020, Pazar...

Erkenden kalkıyorum yatağımdan. Hava henüz alaca karanlık. Balkona çıkıyorum bi nefeslenip açılayım diye. Brrr!.. Havalar bi hayli serinlemiş. Giriyorum içeri, üzerimi  değişip hemen iniyorum aşağı kata. Kahvaltımı ayak üstü, yoğurtlu yulaf ezmesi yiyerek yapıyorum. Ve çantamı alır almaz, atıyorum kendimi dışarıya. Acele ediyorum, çünkü; önce bağ evine uğramalı ve hayvanların yem ve sularını vermeliyim...



Hava biraz serince ama açık mı açık, güneşin iç ısıtan ışıltısı hemen yanıbaşımdan uzanıp giden akarsuyun üzerinde. Günün, daha doğrusu katedilecek yolların uzunluğunu aklımdan çıkarmadan, duygularıma gem vurup, pedallara yüklenmeden düşük tempo ile ilerliyorum. 



Ve ikizçayın yeşile çalan sularını mesken tutan kaz ve ördek barınağı yanındaki çeşmeye gelince, su şişelerimi dolduruyor ve devam ediyorum yoluma... 







HUZUR...
Bir süre sonra Ören yolundan köyüme giden yola sapıyorum. Ovaya girer girmez uçsuz bucaksız verimli toprakların nemli serinliği yüzümü yalıyor. Şimdilerde mısır tarlalarının hasat zamanı. Hasat edilen tarlalara ise çoktan karnabahar fideleri ekilmiş durumda. Fıskiyeler bütün şiddeti ile çalışıyor. Hava buram buram toprak kokuyor. Hani yağmurdan sonra insanı mest eden toprak kokusu vardır ya, işte onun gibi. Sabahın bu saatleri huzur veriyor insana... 





Köydeyim... Köpeklerim havlayarak, tavuklarım gıdaklayarak, ördeklerim ise vak vaklayarak karşılıyor beni. Her zaman ki gibi önce köpekleri çözüyorum zincirlerinden, koşup oynasınlar diye. Sonra yem ve sularını veriyorum tüm hayvanların...

Saat 09:20. Artık oyalanmadan gitmeliyim. Uzun ve yorucu bir gün beni bekliyor. Alfa ve Hera'dan özür dileyerek tekrar onları bağlayıp düşüyorum yollara...



MENTAL GÜÇ...
Çok sürmüyor Çoruk köyünü geçip, İzmir yoluna çıkıyorum... Artık akan bir trafikteyim. Arabalar, kamyonlar hızla geçip gidiyorlar yanımdan. Dikkatli  olmalıyım. Taylıeli kavşağını geçinceye kadar vargücümle, durmadan pedal çeviriyorum. Taaki Burhaniye'nin İzmir yönündeki çıkış kapısı sayılan rampaya kadar. Bu rampa çok dik olmamakla birlikte, oldukça uzun bir rampadır. Vitesi küçülttükçe bacak hareketleriniz hızlanır ama aksine bisikletiniz milim milim ilerler. Çok uzun rampalar, gücünüz kuvvetiniz yerinde dahi olsa bıkkınlık ve de yılgınlık verir. İşte burada fiziki gücünüz değil, mental gücünüz devreye girer...




YOL ARKADAŞIMLA BULUŞMA...
Bu rampa kadar olmasada Karaağaç'a kadar, karşıma çıkan iki rampayı daha, biraz fiziksel ve birazda mental güçle aşıp Gömeç'e giriyorum. Ve her zamanki buluşma yerimizde, Suat abinin beni beklediğini görüyorum. İniyorum hemen bisikletimden ve geride bıraktığım 36 km'lik yolun hatırına biraz su içiyorum. Evet size garip gelecek ama buraya kadar hiç su içmediğimin farkına varıyorum. Hoş hava, öyle yakan, terleten cinsten değil ama yinede açık ve güneşli...


Her neyse kısa bir nefeslenme sonrası, Suat abi önde ben arkada, bu seferde vuruyoruz Keremköy rampasına... Aslında yağ gibi yol. Geçen sene Çanakkale turunda bizi kanter içinde bırakıpta, bisikletten indiren, bisiklet elimizde kilometrelerce yol yürüten ne rampalar görmüştük. Ya bu yol öylemi! Vallahi yağ gibi yolda, bisiklet sürüyoruz arkadaşlar...



Nihayet rampa bitiyor ve bizde ana yoldan ayrılıp giriyoruz Keremköy yoluna... Dar ama zeytinlikler arasında şahane bir yoldan ilerliyoruz. Çok sürmüyor giriyoruz tarih kokulu Keremköye... Burayı sizlere ayrıca anlatmalı. Ama şimdi değil. Çünkü daha çook yolumuz var...






AYIP OLUR...
Zeytinlikler arasındaki dar yollar, bizi berrak ve masmavi bir deniz kıyısına çıkarıyor. Sağımızda boylu boyunca uzanmış Çiçek adası, önümüz de ise tarihi eski yağ fabirkasının kalıntıları ile upuzun bacası karşılıyor bizi... Manzara şahane, durup fotoğraf çekmemek ayıp olur diyor, alıyoruz bir kaç poz...

Ayvalık tarih kokan, adaları ve haliyle de  tabiatı ile insanı mest eden bir yer. Anlatacak, yazacak o kadar çok şey var ki bu şehirle ilgili.  Ama şimdi değil,  Umarım bir başka sefere...



BOĞAZ KÖPRÜSÜ..
Ayvalık'tayız. Sahil boyunca sitelerin içinden ilerleyip ilk köprüden Lale adasına, oradan da bir başka köprü yani Türkiye'nin ilk boğaz köprüsünden Cunda'ya geçiyoruz...

Mutlu ve heyecanlıyız.  Artık Cunda'dayız ama daha bizim Maden adasına, tozlu topraklı kilometrelerce yolumuz var... 




Bir süre deniz sağımızda Cunda'ya uzanan asfalt yolda pedallıyor, geliyoruz solu Cunda merkeze, sağı pateriça koyuna giden bir yol ayrımına. Yol ayrımının tam çatısında, kafe olarak kullanılan bir yel değirmeni karşılıyor bizi. Soluklanıyoruz bir su içimi kadar burada. Ve sonra ver elini pateriça... 




PATERİÇA'NIN TOZLU YOLLARI...
Bir kaç kilometre sonra asfalt yoldan çıkıp giriyoruz taşlı çakıllı, tırtıklı, zıplatan tozlu topraklı yollara... İşte şimdi tamam diyoruz. Geldik artık. Ne kaldıki şurada. Ya beş, ya altı kilometre. Artık bundan sonrası keyif pedalı olacak. Etrafımızı seyrede seyrede, sohbet ede ede süreceğiz bisikletlerimizi. Kar yolları kesmeden önceki, eski günleri hatırlayacağız...




YALANCI BOĞAZ...
Saat 13;20. Tam 66 km pedal sonrası, Yalancı boğazdayız... Boğazın karşı yakasında maden adasını görünce, sabırsızlanıyoruz çocuklar gibi sebepsizce... Bağlıyoruz hemen bisikletlerimizi birbirine ve çantalarımızı sırtımıza atar atmaz, başlıyoruz maden adasına doğru yürümeye. Evet yanlış okumadınız. Denizin içinden yürüyerek karşı adaya geçeceğiz. İşin zevkli yanı da burası zaten. Adalar arasını yürüyerek geçmek. Hoş ben yüzmeyi tercih ederim ama dediğim gibi adalar arası yürümeninde bir başka hazzı olduğunu itiraf etmeliyim...



BİZDENDE DELİLER VARMIŞ...
Neyse yürüyoruz denizin ortasından karşı kıyıya doğru ve biraz ilerimizde bir şişme botun karaya oturduğunu, bottan aşağı inmiş üç kişinin ise şaşkın şaşkın sağa sola doğru bakındıklarını görüyoruz. Daha biz onlara yaklaşmadan uzaktan uzağa sesleniyor bize en yakında olan kişi. "Nasıl geçeceğiz denizin bu tarafına, Tavşan adasına nasıl gideriz" diye. Tarif ediyoruz dilimizin döndüğünce ve birazda sohbet. Ve anlıyoruz ki bunlar bizden de deli.  Taa Altınoluk'tan küçücük bir plastik bota binen üç kafadar, ellerinde ne bir cihaz ne bir gps var, gelmişler Ayvalık takım adalarına, dön babam dön nereye gittiklerini bilmiyorlar. "Yola çıkarken hava ve rüzgar durumuna baktınız mı?" diyorum. "Yok vallaha bakmadık" demezler mi bide. Şaşıp kalıyorum, vallahi. Allah akıl dağıtırken siz pişpirik mi oynuyordunuz diye sorasım geliyor biran. Sonra boş ver diyorum. Ve bol şans dileyerek, ayrılıyoruz yanlarından...






MADEN ADASI...
Çıkıyoruz maden adasına.  Onca yolun pedal çevirmişliğine ancak bu tuzlu ve serin sular iyi gelir diyerek, önce biraz yüzüyoruz burada... Ama masmavi rengi ve dipsiz derinliği ile asıl koyumuz adanın öbür yakasında bizi bekliyor.  Onun içindir ki burada fazla oyalanmadan  çıkıyoruz
denizden. Giyiyoruz ayakkabılarımızı, çekiyoruz tozluklarımızı ve vuruyoruz keskin dikenli çalı çırpı dolu, makilik araziye...





DÜNYANIN EN GÜZEL KOYU...
Ve çok sürmüyor kolumuzu bacağımızı çizdirmeden geliyoruz bizim koya... Hiç oyalanmadan kendimizi mavi koyun derinliklerine bırakıyoruz. Yüzüyoruz durmadan bir o tarafa, bir bu tarafa doğru. Dalıp dalıp çıkıyoruz karanlık derinliklerine, çocuklar kadar mutluyuz. Hiç çıkasım yok ama yoruluyorum artık. Daha yürünecek yollarımız, gidecek adalarımız var... Çıkıyoruz denizden ve şöyle bir saate bakıp, durum değerlendirmesi yapıyoruz. Saat 14;45. Küçük maden adasına gidelim mi gitmeyelim mi, diye. Gelinen yol aynen bisikletle geri dönülecek. Zaman kıymetli. Otoyolda, gecenin karanlığında bisiklet sürmek istemiyorum. Tamam diyoruz, en azından tepeye kadar çıkıp, şu yüzdüğümüz koyu birde yukarıdan görelim, sonra geldiğimiz yoldan döner, gideriz diyoruz...



ŞÜKÜRLER OLSUN...
Ve vuruyoruz koyun yanıbaşındaki kayalık yamaçtan, yukarı tepeye doğru. Tırmanıyoruz bir süre sırta ve sonra durup şöyle bir arkamıza, daha doğrusu aşağıya doğru bakıveriyoruz... Muhteşem bir manzara... İşte bugün, bunca çevrilen pedalların sonunda ulaşılan ödülümüz... Tanrım, bu topraklarda yaşadığım için sana şükürler olsun.  Evet bu bölgede yaşadığım için çook şanslıyım...



Artık geri dönmeliyiz. Düşüyoruz yeniden geldiğimiz yoldan çalı çırpıların içine ve kısa bir yürüyüş sonrası yeniden boğaza geliyoruz. Ve yürüyerek dalıyoruz denizin içine, hiç duraksamadan...



DEH DEH DÜLDÜL...
Saatler 15;40. Karşı kıyıda, Cunda adasındayız. Değişiyoruz şortlarımızı, yüklüyoruz eşyalarımızı yeniden bisikletlerimize. Ve atlıyoruz demir atlarımızın üzerine basıyoruz pedallara... Nedense bisiklete ne zaman demir at desem, aklıma hemen Zeki Müren'in "deh deh düldül" şarkısı gelir. Tıpkı şimdi olduğu gibi...

"Elmayı Alan Bilir Oy Oy

Şeftaliyi Satan Bilir Oy Oy

Güzel Kızın Sevmesini Oy Oy

Kimsesiz Yatan Bilir Oy Oy

Bahçevan Geldi

Deh Deh Dül Dül

Sen Düldülsün Ben Bülbül..."




Yolumuz pateriça'nın tozlu topraklı ama bisiklet sürüşü için deniz manzaralı, şahane  yolları... Öylesine mutluyum ki. Hiç bitmesin dediğim yollar, nihayetinde tatlı bir tırmanışla  zeytinlikler arasından, Cunda'ya uzanan asfalt yola çıkıyor...



Burasıda yükseltisi fazla olmamasına rağmen, şahane manzaralar sunuyor bize... Ve yine tatlı bir inişle, göz açıp kapayıncaya kadar, yeldeğirmenli kavşağa geliveriyoruz. 



GÖRÜNMEZ KAZA...
Duruyoruz burada, iniyoruz bisikletlerimizden. Su içerken ayak üstü sohbetle, acaba Cunda'dan içeri ada merkezine girip, sahil boyunca mı ilerlesek diye düşünüyoruz. Ki bu arada arkamızdan bir araç gelip, yanıbaşımızda duruyor. Oda sağa ada merkezine dönecek ama neredeyse bana dokundu dokunacak. Ve ben ani bir refleksle geriye doğru bir adım atınca, hoop ne olduğunu anlamadan ağır çekimle, bisikletin üzerine düşmüş buluyorum kendimi. Bir bacağım aynakol ile pedal arasına sıkışmış, diğer bacağım ise tüm ağırlığı ile arka tekerin jant tellerinde...  Eyvah diyorum. Yamuldu bizim düldül.  Tabi yanıbaşımda beninle sohbet eden Suat abide, kısa bir süre şaşkınlık yaşıyor. Neyse ki bu şaşkınlık kısa sürüyorda, hemen elini uzatıyor bana ve kalkıyorum atımın üzerinden...  Sonra Suat abi kardeş bişeyin yok ya diyor, ben diyorum ki bisikletim ne durumda... El yordamı ile hemen kontrol ediyorum ve önemli bişey olmadığını görünce mutlu oluyorum...

Ağlasam mı gülsem mi demeyeceğim, çünkü Suat abinin yanında ne olursa olsun asla ağlanmaz, hep gülünür... Maalesef bu vakaya dair de sizlere fotoğraf gösteremeyeceğim için üzgünüm...

Neyse olanlar oldu. Atlıyoruz bisikletlerimize, basıyoruz pedallara. Sabah geldiğimiz yollardan, köprülerden geçip hemencecik çıkıveriyoruz Ayvalık'tan Keremköy yollarına...



Ama öyle hemen terketmiyorum Cunda'yı. Çekiyorum bisikletimi yol kenarına, dönüyorum arkama ve bir göz kırpışı ile sessizce elveda diyorum sadece...



Sakin ve aheste pedal çevirişlerle Keremköy'ü geçip tekrar İzmir Çanakkale otoyoluna, sabah gelirken bizi zorlayan rampanın başına çıkıyoruz. Ama artık ineceğiz sadece. Ve bu inişin sonu Gömeç...



Saat 18;00. Gömeç'teyiz. Artık yol arkadaşımla vedalaşma vakti...

Neredeyse daha 30 km'den fazla yolum var. Güneşin batışına ise yarım saat. Geride kalan yolun bir kısmını, çaresiz karanlıkta gideceğim. Ama en azından, otoyoldan sapacağım köy yoluna kadar, gün ışığında gitmek istiyorum...



Asıldıkça asılıyorum pedallara. Yarış olsa, bu kadar güç harcamazdım herhalde. Ama şimdi farklı. Otoyol bu saatte oldukça kalabalık, bu dahada canımı sıkıyor. Bu arada bugün, sabahın kör vaktinde yaptığım kahvaltıdan başka yemek yemediğimi, daha doğrusu yemeye fırsat bulamadığımı, sadece öğlen saatlerinde Cunda'ya geçmeden önce, bir adet snickers bar çikolata yediğimi söylemeliyim. Ve şimdi ise enerjimin tükendiğini hissediyorum. Daha yolum uzun ve mutlaka bir bar çikolata daha yemeliyim. Giriyorum Karaağaç'ta, yol üzerinde bir markete. Bu sefer Karam alıyorum ve iki lokmada mideme gönderir göndermez, atlıyorum tekrar bisikletime...



Karaağaç'tan çıkar çıkmaz önce biraz iniş ve  sonrasında kilometrelerce uzanan uzunca bir tırmanış. Güneş batmak üzere. Biran önce Burhaniye'ye varma isteğime rağmen, fotoğraf çekme arzusu ile bir kez daha duruyorum yol kenarında... Sanırım, karanlığa kalacağım...



Saat 19;20. Burhaniye'den dönüyorum köy yoluna. Artık yollar daha karanlık ve daha ıssız. Tepe lambamı yakıyorum, biraz olsun önümü görebilmek için. Her şeye rağmen yanımdan hızla giden araçların azlığı huzur veriyor bana... Birde sadece pedala basmak ve karanlığa doğru ilerlemek... 



Saat 20;00. Ve nihayet geliyorum karanlık yollardan evimin aydınlık sokağına...



SON SÖZ...
Tek kelime ile unutulmaz bir gün yaşadığımı söylemeliyim. Düşünün bir kere. Tam 128,5 km boyunca bisiklet sürüyorum. Adadan adaya yürüyerek geçiyorum. Cunda'nın en güzel koylarında yüzüyor, en bakir topraklarında yürüyorum. Ve zerre sıkılmak yok, yorgunluk yok ve hatta yemek yemeyi unutacak kadar zaman kavramı dahi yok. Var olan tek şey mutluluk...

Bütün bunlar tabiki bir yol arkadaşı, aile dostu ve bir ağabeyi ile dahada anlam kazanıyor. Bunun için değerli Suat abimize, çook teşekkür ediyorum...


( http://muratinayakizleri.blogspot.com.tr/?m=1 )

                               

Murat Turan - 2020








1 Ekim 2020 Perşembe

AKÇAY-DİKİLİ KAMPLI BİSİKLET TURU (26-27.09.2020)

 


AKÇAY-DİKİLİ KAMPLI BİSİKLET TURU (26-27.09.2020)

Ne zaman bisiklete binsem hemen çocukluğum aklıma gelir. Çünkü çocukluğumda benim hiç bisikletim olmadı. İstemedim mi! Tabiki her çocuk gibi bende istedim. Heveslenmedim mi! Hem de çook.  Ama almadı ailem. Nedeni de mahallemizden bir çocuğun bisikleti ile bir aracın altında kalarak can vermesiydi... 

İlk bisikletime 40 yaşında kavuştum.  Kızıma bisiklet alırken bir tanede kendime alıvermiştim. Aman Allahım görmeliydiniz o günü, o günkü heyecanımı... Belki o yüzdendir şimdilerde bisikletle dağ dere tepe gezmelerim, şehir şehir dolaşmalarım...

Pandemi nedeniyle yaz boyunca yaşadığım yerden hiç uzaklaşmadım.  Koşacaksam ormana, yürüyeceksem dağlara, bisiklete bineceksem köy yollarına vurdum kendimi...

Ama artık asfalt yollar bizi çağırıyor. Üstüne üstlük Suat abi'ninde bisikletle uzun tur krizi tutmuş olmalı ki ne zaman bir araya gelip konuşmaya başlasak  konu dönüp dolaşıp hep bisikletle İzmir'e gitme işine geliyor. Tamam diyoruz yolu yok, bu hafta ne olursa olsun bu tura çıkılacak. Rotamız Akçay'dan başlayıp, Gömeç Ayvalık üzerinden Dikili'nin Bademli köyünde son bulacak. Yapıyoruz inceden inceye planımızı. Hava, yol, rüzgar durumuna göre tura çıkılacak tarihi netleştirip, heyecanla başlıyoruz hazırlıklara...

1. gün; 26.09.2020 Cumartesi...

Sabah çok erken kalkıyorum.  Suat abiyle Gömeç'te buluşacağız. Ama daha önce köye gitmeli köpek, tavuk ve ördeklerin yemlerini sularını vermeliyim. Ve sonra tekrar Akçay'a dönmeli ve kızımı da okula bırakmalıyım. Anlayacağınız dakika dakika yaptığım planlama doğrultusunda, sabah saatlerim tur öncesi müthiş bir koşturmaca içinde geçiyor.


Ve nihayet saatler 09;40'ı gösterirken  bisikletime yüklediğim kamp malzemelerimle birlikte, kısa ama duygusal bir seremoni ile  eşimle vedalaşıp, ayrılıyorum evimden...

Bisiklet üzerinde daha sokaktan ana yola çıkar çıkmaz, müthiş bir sevinç kaplıyor içimi. Mutluyum. Gömeç'e kadar, yaklaşık 30 km tek başıma pedallayacağım. Dediğim gibi Suat abiyle Gömeç'te buluşacağız. Akçay sahilden Ören'e geliyorum önce. Ve hiç durmadan sahilden devam edip İskele mahallesinden İzmir yoluna çıkıyorum yeniden. Artık sağım solum dazır dazır son sürat giden otomobil ve en kötüsü kamyonlarla dolu. Emniyet şeridindeyim. Durmadan bastıkça basıyorum pedala. Şu işe bakın ki daha yolun başındayım ama önümde iki tane yıpratıcı tırmanış var. Olsun, çıktık bir kere yola. Ölmek var dönmek yok. Hızla dalıyorum rampalara  ve tırmanış eğimi arttıkça, vitesi küçülte küçülte bastıkça basıyorum pedallara. Rampaları bir bir geride bırakıyorum. Ve Karaağaç'a gelince salıyorum bisikleti dümdüz yolda Gömeç'e doğru. Bu yolu kullananlar bilir ki daima Gömeç'e girmeden önceki düzlükte trafik polisleri radar hız kontrolü yaparlar. İşte bende olanca hızımla polis radar aracının yanından geçiyorum gülerek... Şu bisiklet ne güzel şey arkadaş. Ne hız limiti var, ne yakıt derdi...

Saat 10;40. İşte benzinliğin hemen girişinde ki durakta, her zaman ki güleç yüzü ile Suat abi beni bekliyor...Ben heyecanlıyım ama o benden de heyecanlı. Daha hoş beş edemeden, "Hadi kardeş, gidelim mi! " diyor... 



Tamam diyorum. Bi fotoğraf alalım sonra çıkarız yola diyorum. Çekiyorum fotoğrafı ve sonra atlıyorum bisikletime hoop  ön lastik olduğu gibi yere yapışıyor. Hay Allah! Lastik patlamış. Nasıl oldu anlamadım. Neyse "boş ver" diyor Suat abi. "Şimdi ah, vah etme zamanı değil, çıkar takımları yedek lastiği takalım" diyor. Öylede yapıyoruz bir kaç dakikada yedek iç lastiği takıp, heyecanla yeniden atlıyoruz demir atlarımıza. Deh deh düldül diyerekten, ben diyeyim 50 siz deyin 100 metre gitmeden bizim ön teker yine janta düşüyor. Tövbe bismillah!. Ne oluyor lan... Çaresiz oflaya puflaya hemen önümüzdeki benzinliğe girip,  bir daha söküyoruz ön tekeri. Suat abi iç lastikteki patlağı bulmak için lavaboya giderken, bende dış lastiğin içini elimle milim milim kontrol ederek diken, çivi her ne patlattıysa onu bulmaya çalışıyorum. Ve tam iki tane demir dikeni, namı diğer çoban çökerten bulup, cımbızla çekip çıkartıyorum hemen. İç lastiğin deliklerini yama ile kapatıyor, takıyoruz tekeri bisiklete...  Ve yeniden vuruyoruz kendimizi yollara.  Ha bu arada bütün bu olan bitenle ilgili bir tek kare fotoğraf bile çekemediğimi farkediyorum. Artık ne kadar stres yapmışsam, sizlere gösterecek tek bir kare bile çekmek aklıma gelmemiş. Ne yapalım sağlık olsun...


Aslında zaman sıkıntımız yok. Ama her nedense durmadan pedal çevirip duruyoruz. Çok sürmüyor Ayvalık sapağına geliyoruz. Hadi burada bir fotoğrafımız olsun diyor, iniyoruz bir süreliğine bisikletlerden...


Yolumuz uzun, hava parçalı bulutlu. Rüzgar bıraksa yağmur yüklü bulutlar boşaltacak üzerimize tüm damlalarını. Ama delice esen yel ne bulutlara nede bize rahat vermiyor. Rüzgara karşı pedal çeviriyoruz, virajları döndükçe, bu seferde olanca hızıyla yandan yandan vuruyor rüzgar, elimizin altından bisikleti almak istercesine. Her şeye rağmen mutluyuz.  


Küçükköy eski ismi ile Yeniçarahori köyü yol ayrımında, alacalı inekler karşılıyor bizi. Çobanları bir kadın. Vermiş sırtını bir trafik işareti direğine seyreyliyor ineklerini keyifle. Bisikletle yanından geçerken gözü bize takılıyor biran ama onun fazla ilgisini çekmemiş olacağız ki bizi hiç görmemiş gibi tekrar başını meraya doğru çevirip, yeniden dikiyor gözlerini otlayan ineklerine...



Sarmısaklıdayız. Tabelaya göre Dikiliye 38 km kalmış. Su almak üzere yol üzerindeki bir markete giriyoruz. Enterasan bi şekilde sabah yola çıktığım andan itibaren en az üç şişe su içmeme rağmen neredeyse hiç terlemedim.  Hava sıcaklığı o kadar şahaneki ne üşüyoruz ne de terliyoruz. 


Neredeyse 60 km'dir İzmir Çanakkale yolunda pedal basıyoruz.  Ama bir kaç km sonra, ilk sapaktan İzmir yolundan ayrılıp Altınova'ya sapar sapmaz yanımızdan hızla geçen araçların rüzgarından da, egzos kokusundan da kurtuluyoruz. Artık ıssız ve geniş caddelerde sahil boyunca pedal basmanın zevkini almaya başlıyoruz. 


Hava açıyor, bulutlar dağılıyor güneş tepemizde. Yazlıkçıların çoğu gitmiş, caddeler sokaklar bom boş. Evler, caddeler ve hatta sokakların hepsi birbirine benziyor. Amacımız sahil hattı boyunca ilerleyerek Madra Çayı üzerinden Salihleraltı'na oradanda Dikili'ye geçmek. Açıkcası yol iz bilmiyoruz. Navigasyon var ama kullanmak istemiyoruz. Her şey doğal,  eski usul olsun deyip yol boyunca kim karşımıza çıkarsa soruyoruz onlara, Dikili'ye şurdan mı burdan mı gidilir diye. Aslında sormasakta, yollar bizi nereden olursa olsun, doğrudan gideceğimiz yere götürmek istercesine alabildiğine emarelerle bezeli. 





Misal Altınova'nın çıkışında doksan derecelik bir dönüşle devam eden asfalt yoldan gitmek yerine, dalıyoruz boyumuzca uzamış mısır tarlalarının içine. Sonra yemyeşil yonca tarlalarının yanıbaşından kıvrılıp, madra çayının yanıbaşında vuruyoruz Salihleraltı sahiline doğru. 



Artık İzmir il sınırları içindeyiz. Sağımız solumuz tarım arazisi. Haliyle tarım araçları ile yol biraz bozuk. Tekerlerimizin altındaki yol adeta plaj kumu gibi incecik ve altın sarısı renginde. Çok eğlenceli bir yoldayız. Çok mutluyuz. İkide bir iyiki bu yoldan gelmişiz diyoruz, birbirimize. 


Ancak yol kenarındaki dikenli pıtıraklar yine yapacağını yapıyor. Mutluluktan görmemiş olmalıyız, bugün tekerlerimize musallat olan  demir dikenlerini. Suat abinin ön teker hava kaçırıp duruyor. Şu tozdan topraktan bi çıkalımda ilerde yaparız düşüncesi ile ikide bir durup lastiğe hava vurup duruyor... Ve bir kaç yüz metre sonra lastik daha fazla dayanamıyor, yapışıyor yere. Suat abi neşesinden zerre kaybetmiyor, hemen beş dakikada güle oynaya değiştiriyor lastiğini. 


Ve bir marketten su ikmali yapıp, atlıyoruz yeniden demir atlarımıza...


Salihleraltı'da Altınova'nın sahil yerleşimine benziyor. Burada da evler, sokaklar her şey aynı. Değişen tek şey lokasyon...



Güneş bi hayli batıya doğru yan yatmış iken saat 17;00'da Dikili'ye giriyoruz. 


İlk işimiz palmiye ağaçları ile çevrelenmiş meydana, Atatürk anıtına gitmek oluyor. İniyoruz burada bisikletlerimizden, şaha kalkmış atının üstünde bir kolunu öne uzatmış ve işaret parmağı ile "Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir " diyen ülkemizin kurucu ve kurtarıcısı Ata'mıza saygılarımızı sunuyoruz...

Evet bugün bu topraklarda özgürce bisiklet sürebiliyor isek ve adımız Yorgi, Vasili veya başka bir yunan ismi değil ise ve hatta camiilerde hala ezan sesi duyabiliyor isek bilin ki sadece bunları; Mustafa Kemal Atatürk'ün üstün dehası ve vatan sevdasına borçluyuz...

83 km'dir bisiklet üzerindeyiz. Bademli köyünden biraz daha ileride ailece kamp yaptığımız koya gitme niyetindeyiz. Geceyi orada geçirmek istiyoruz. Nereden baksan 10 km'den biraz daha fazla yolumuz var. Gün batmadan, akşam yemeği için alışveriş yapar yapmaz, yola çıkmalıyız hemen...



Alıyoruz marketin birinden akşam yiyeceklerimizi ve koyuluyoruz tekrar yollara. Buraya kadar su içme ve lastik değiştirme hariç hiç mola vermedik. Daha doğrusu verme ihtiyacı duymadık. Ama market alışverişinden sonra tekrar bisiklete binip hele birde Bademli'nin bir inip bir çıkan rampa yollarında pedal çevirmek varya işte o an tamam diyorsun. Artık popomuzu hissetmez olduk. Acıyor arkadaş, öyle böyle değil. Hani birde yolun sonu göründü ya. İşte yol boyunca körleşen tüm duyular, yeniden harekete geçiyor... Yinede neşemiz yerinde, rampalarda vites küçültüp durmaksızın pedallamaya devam ediyoruz.  


Yine bir rampa çıkışının sonundayız. Gözümüz yolun sağında aşağıda, deniz kenarında tek bir zeytin ağacının altında bir masada oturanlara  takılıyor. Çok güzel bir yer diyorum. Bir daha ki sefere buraya gelmeliyiz diyorum. Suat abi sanki bu lafı söylememi  bekliyormuş gibi "Kardeş şimdi gidelim." diyor. "Zaten yoruldukta . Ha ne dersin."  deyince, bende "tamam" deyiveriyorum...


Aşağıda insanlar var ama, aşağıya araç iniş yolu kapalı.  Görünüşe bakılırsa burası özel bir mülkiyet ama bakımsızlığına da bakılırsa belli ki kaderine terkedilmiş. Ben bi gidip konuşayım diyorum. Suat abi bisikletlerle yukarıda kalıyor, ben aşağı deniz kenarına iniyorum. Kollarını şemsiye gibi açmış zeytin ağacının altındaki bir piknik masasında, karşı karşıya oturmuş iki kişiye selam verip, önce hal hatır soruyorum. Sonra bisikletle çok uzun bir yoldan geldiğimizi ve geceyi burada geçirmek istediğimizden bahsediyorum. Hoş karşılıyorlar bizi...  Ve yukarı çıkıp Suat abiye gece buradayız, diyorum...


Saat 18;50. Güneş neredeyse Midilli'nin arkasından batmak üzere. 




Suat abi tavuk şişleri hazırlarken, bende çalı çırpı toplayıp yakıyorum ateşi hemencecik. Ve çok sürmüyor, közlerin üzerine uzatıveriyoruz şişleri. Evir çevir derken hemencecik pişen tavuk şişlerle, bir güzel karnımızı doyuruyoruz.


Artık her yer karanlık ama öyle zifirisinden değil. Ayın şavkı masamızın üstünde.  Sohbet ediyoruz her telden, yine her zaman ki gibi. Ve birazda müzik... Saat neredeyse gecenin 10'u ve Suat abi bana, "ne zaman yatacaksın kardeş, ben çok yorgunum" diyor.

Bende zerre yorgunluk yok. Aksi gibi uykumda yok. Ama hemen kalkıp önce çadırımı kuruyorum ve sonra bisikletteki malzemeleri boşaltıp, herhangi bir kötü sürprizle karşılaşmayalım diye iki bisikleti de birbirine bağlıyorum...

Suat abi çadır kurmayacağını, matı masanın üzerine serip öylece yatmayı düşündüğünü söylüyor. Tamam diyorum ve ona yatak olacak masadan kalkar kalkmaz giriyorum çadırıma...

2. gün; 27.09.2020 Pazar...

Saat sabahın 5 buçuğu. Deliksiz uyumuşum. Tuvalet için kalkıyorum. Hava alaca renkte, gün doğumuna gebe. Ve birazda serince. Suat abi saati soruyor bana.  Söylüyorum kaç olduğunu  ve biraz daha uyuyacağımı söyleyip giriyorum çadırıma.



Dışarıdan çıtırtı sesleri geliyor. Uyanıyor saate bakıyorum. Saat sabahın 7'si. Suat abi çay suyunu çoktan koyuvermiş ateşin üzerine.  Kalkıp bir çırpıda toplayıveriyorum eşyalarımı ve yükleyiveriyorum bizim küheylana.

Kahvaltımız peynir zeytinden ibaret.  Hal böyle oluncada kısa sürüyor kahvaltımız. Hadi diyoruz yolcu yolunda gerek.


Ama o da ne. Benim küheylanın arka lastik yine patlamış. Yahu ne iştir bu.



Açıkcası şu anda bulunduğumuz yer, mayın tarlası gibi her yer demir dikenle dolu. Ne menem şey olduğunu bilmezsiniz siz, bu çoban çökertenin. Deveyi bile çökerttiği söylenir, dikenli toplarını; sarı çiçekleri ve her daim yeşil yapraklarının altında saklayan, masum görünüşlü bu iblisin. 


Neyse çaresi yok. Hadi bakalım iş başına. İndir çantaları, sök tekeri. Patlağı bul, onar ve  tak... Ve hadi bakalım... İşte yollardayız. Yağ gibi akıyoruz yollarda. Yok yahu ne akması. Size bişey diyeyim mi. Diyeyim de ister gülün, ister ağlayın halime. Daha bir kaç km gitmeden bir daha patlatıyoruz lastiği, iyimi..


Saat 09;40. Dikili merkezdeyiz. Dün akşam alışveriş sırasında, yol yorgunluğu ile  telefonunu markette unutan Suat abi, yeniden telefonuna kavuşmanın sevincini yaşıyor...



Artık gidebiliriz. Cadde boyunca ilerleyip meydana giriyoruz tekrar. Ve Ata'mıza son bir selam çakıp basıyoruz pedallara...



Aheste aheste Salihleraltı'nı geçip yine tarlalar arasındaki tozlu topraklı yollardan Altınova'nın geniş ve ıssız caddelerine çıkıyoruz... Mutluyuz. Daha doğrusu buraya kadar her şey yolunda ve fazlasıyla mutluydum. Taaki o mesaj gelinceye kadar...

Söz konusu köpeklerim olunca akan sular durur. Yine öyle oluyor. Eşim ve kızım Akçay'da. Alfa ve Hera  ise köyde yanlızlar ve de bağlılar. Ve de maalesef bugün planlananın aksine yanlarına kimse gidemeyecek. Saat neredeyse  öğlenin 11'i oldu.  Alfa ve Hera'nın ise gözleri yolda, merakla beni bekliyor olmalılar...

Bu can sıkkınlığı ile arkada isteksizce çeviriyorum pedalları. Bu arada Suat abi dönüş rotası için Sarımsaklı, Küçükköy ve  Ayvalık sahil bandından Gömeç'e gitmeyi teklif ediyor. Açıkcası bunu bende düşünmedim değil, ama aklım köpeklerimde olunca  kibarca, "yolu uzatmayalım abi" diyorum. Suat abi durumu çakıyor tabi hemen. Kardeş canın bişeye mi sıkıldı diyor. Evet diyor, açıklıyorum durumu...

Bundan sonra gayri ihtiyari öne ben geçiyor, bastıkça basıyorum pedallara.  Bir ara arkama baktığımda Suat abinin mola işareti ile Sarımsaklı girişinde bize göre ters yönde kalan benzinliğin karşı tarafında, kısa süreli bir su molası veriyoruz.  Ve sonra ben önde, arkada Suat abi tekrar düşüyoruz yollara. Çok sürmüyor Suat abinin bisikletinden "çat" diye bir ses geliyor.  Eyvah!  diyorum, zincir koptu herhalde. Olduğumuz yerde duruyor, hemen başlıyoruz bisikletin sağını solunu kontrole. Oh be! zincirde bişey yok, fren telleri de sağlam. Bağlantı yerleri, vites sistemi derken elle kontrolde bir de ne görelim. Jant teli bağlantı yerinden çat diye kopmuş. İşte bu tamamen bizim tamir yeteneğimizin dışında bir olay. Yapacak bişey yok. Bu şekilde yavaş yavaş Gömeç'e kadar gidilecek. Bu sefer ön tarafta Suat abi, arkada ben yavaş yavaş kontrollü bir şekilde çeviriyoruz pedallarımızı.


Taaki Gömeç'e kadar... Burada vedalaşıyoruz güzel temenni ve teşekkürlerle yol arkadaşımla...

Daha önümde yaklaşık 35 km ve kallavi rampalar var.  Ama bunların hiç biri umrumda değil.   Vitesler maksimumda, var gücümle pedal çeviriyorum. Öyleki ne ara Burhaniye'ye geldim onu bile farketmiyorum. 


Burhaniye bir Kuvayı Milliye şehridir. Vatanları uğruna can veren şehitlerin, efelerin memleketidir Burhaniye. Ve çevre yolunun tam kıyısında, trafik ışıklarının yanıbaşında bir anıt vardır, kuvvacılara atfedilen. İşte kayıtsız kalamıyorum tam da buradan geçerken. Atıyorum hemen kendimi kuvvacıların içine. Herbirine ayrı ayrı minnet ve şükranlarımı sunuyor ve bir kaç fotoğraf çekimi sonrası ayrılıyorum yanlarından...


Artık köyüme çok az kalmıştı. Otogar kavşağından dönüyorum Çoruk köyüne doğru. Köy yollarına girer girmez bir çeşme başında duruyor ilk kez kana kana su içiyorum. Bugün hava daha sıcak. Çok su kaybetmiş olmalıyım...



Saat 16;00. Kavuşuyoruz bizimkilerle. Önce üzerime atlıyor, elimi kolumu yalayarak bin teşekkür ediyorlar bana. Kendimi zor kurtarıyorum ellerinden. Beni öyle özlemişler ki yanımdan hiç ayrılmıyorlar. Hera ağzında top ben nereye gidersem peşim sıra geliyor. İlla onunla top oynamalıyım...   Kümese, bostana nereye gidersem ardım sıra takipte. Verandaya geliyorum, biraz oturup soluklanacağım. Oda geliyor, verandanın merdivenlerine oturup, burnu ile topu bana doğru ittiriyor. Çaresi yok oynayacağız... Hadi bakalım çocuklar, bahçe dışına çıkıyoruz. Oynuyoruz, oynadıkça  koşturup duruyoruz. Ama artık benim için eve gitme zamanı...


SON SÖZ...

Herkesin bir tutkusu vardır. Benimki de spor. Sporun her türlüsünü severim ama bireysel ve ekstrem olanını daha çok severim...  Dağlarda bugünü yarına bağlayarak geceli gündüzlü koşmak, açık denizlerde saatlerce yüzmek veya kilometrelerce pedal çevirmek gibi... Şansa bakın ki bisiklet konusunda kafa dengi bir dostum var, benim... Suat abi...

Pandemi süresince insanlardan uzakta, dağlarda bayırlarda yürüyüp durduk onunla. Ama artık dağlara ormanlara sığmaz oluyoruz.  Korona nedeniyle ertelediğimiz İzmir bisiklet turu her geçen gün, içten içe aklımızı kemirip duruyordu... Tamam diyoruz bu böyle gitmez, hadi İzmir olmasın da Dikili olsun diyor, düşüyoruz yollara.   Ve kısada olsa Akçay'dan Dikili Bademli'ye gidip (88 km) gelmenin (93 km) sonsuz hazzı ile içimizdeki yangını söndürüyoruz...

Bunun için yol arkadaşım Suat abiye, çook teşekkür ederim..

( http://muratinayakizleri.blogspot.com.tr/?m=1 )

                               

Murat Turan - 2020