İzleyiciler

5 Haziran 2018 Salı

BAYRAMİÇ KURŞUNBATMAZ KAMPI VE DALAKSUYU DOĞA YÜRÜYÜŞÜ (02-03.06.2018)






BAYRAMİÇ KURŞUNBATMAZ KAMPI VE DALAKSUYU DOĞA YÜRÜYÜŞÜ (02-03.06.2018)


İşin içinde dağ, orman ve üstüne birde çadırlı kamp olunca heyecan günler öncesinden başlıyor. Gideceğimiz yerin güzellikleri, daha önceden bu bölgeye giden arkadaşlarımız tarafından, defalarca anlatıldı ve bizleri daha çok heveslendirip, daha çok meraklandırdılar. Ve biz bu kampa, "Turinkler" olarak, ailece katılacaktık. Buda ayrı bir sorumluluk, heyecan ve mutluluktu benim için. İşte bu duygularla, hazırlıklarımızı yapıp bekledik kamp gününü...

1. GÜN; 02 Haziran 2018...
Sabah erkenden kalkıp, son hazırlıkları gözden geçirdik. Kahvaltı yapıp, güzel bir türk kahve içimi sonrası, evden çıktık. Ayvalık, Gömeç ve Burhaniye'den gelecek arkadaşlarla, buluşma yerimiz olan, Yasa Avm otopark alanına geldiğimizde, saatler 07;30'u gösteriyordu. Arkadaşlarla kısa bir selamlaşma sonrası, Muharrem beyide bizim araca alarak, hiç beklemeden hareket ettik. Hava açık, güneşli ve sıcaktı. Yollar araç trafiği açısından, ramazan ayından kaynaklanıyor olsa gerek, son derece rahattı. Altınoluk, Küçükkuyu, Ayvacık derken Ezine'ye geldik. Ezine şehir merkezine girmeden, ışıklı kavşaktan sağa, Bayramiç'e döndük ve saatler 09;00'ı gösterirken, Bayramiç'e geldik. Bayramiç'te araçlarımızı parkettikten sonra, çarşı-pazar dolaşıp, alışveriş yaptık. Şehir merkezini kültürel anlamda pek gezemeden, Ayazma'ya doğru yola çıktık. Ayazma'ya kadar sağımız solumuz her yer kiraz, şeftali, üzüm, elma vs. meyve ağaçlarından oluşan bağ ve bahçelerle dolu. Yine Bayramiç göletininde, bölgeye daha çok bereket ve güzellik getirmiş olduğunu gözlemliyoruz. Ayazmaya yaklaştıkça, tipik Kazdağları coğrafyası karşılıyor bizi. Evciler köyünden geçiyoruz ve saatler 10;25'i gösterirken, Ayazma Tabiat Parkından giriyoruz içeri.

AYAZMA TABİAT PARKI...
Burada, şunu hatırlatmak isterimki Tabiat Parkına araçlarında, insanlarında girişleri ücrete tabi. İndik araçlardan, şöyle bir çevremize bakınıp, merdivenlerden şelaleye indik. Su bizi çağırıyordu içine, ama şimdi sırası değildi. Şimdilik, fotoğraf çekildik sadece. Ve yukarı doğru patika yoldan, ağaçların arasından, yürümeye devam ettik. Yaklaşık 150 m sonra, az önce gördüğümüz şelaleye dökülen, dereye geldik. Görseli çok güzel bir noktadaydık. Ağaçlar güneşi kesiyor, akan su tatlı bir serinlik veriyordu. Dere yatağı boyunca, bir yürüyüş parkuru olduğunu söyledi Erhan bey. Ama biz buradan değil, solumuzda bulunan taş merdivenlerden tırmanarak, 20-30 metrelik bir patika yürüyüşü sonunda, mağara gibi oyuk kayalık bir noktaya geldik. Adımlarımıza dikkat ederek, mağara girişine inip, fotoğraflar çekildik.
Daha sonra geldiğimiz patikadan, tekrar şelaleye döndük. Yolu yok, bu şelalede yüzülecek... Şortlarımızı, az önce geldiğimiz dere kenarındaki kayalık ve ağaçların sotesinde, çoktan değiştirmiştik. Hiç durmaksızın Suat ve Erhan beyle birlikte şelalenin buz gibi sularına bıraktık kendimizi...Soğuk, çok soğuk. Vücudumuza, adeta iğneler batıyor gibi... Bir dakikadan daha az sürede, çıktık sudan. Soğuktan, nefes alış verişimiz artmış, bedenimiz titremeye başlamıştı. Dışarıda bir kaça dakika, vücudun kendisine gelmesini müteakip, hoop! bir daha atlayıverdik, şelalenin buz gibi köpüklü sularına. Bu sefer daha fazla kaldık suda, ama bu yinede 5 dakikayı geçmedi, kendimizi suyun dışına attık. Su gerçekten çok soğuktu, ama biz korkunç derecede mutlu olduk...

Saat 11;45, Ayazma Tabiat Parkından ayrıldık. Tekrar, Evciler köyüne geldik. Köyden, domates vs alıp kamp yapacağımız bölge olan, Karaköy yönüne devam ettik. Külcüler köyü termal tesislerinin yanından geçip, yaklaşık 10 dakika sonra Karaköy'e geldik. Karaköy'ün içine girmeden sağa sapıp, Meyve Saklama Depolama Tesislerinin yanından geçerek, küçük bir köprüden geçtik. Yolun devamında, Bıçkıdere Alabalık tesisleri yönünde ilerleyerek, yaklaşık 9 km sonra, saatler 12;57'yi gösterirken, Kamp yapacağımız "Kurşunbatmaz" denilen bölgeye geldik.

KAMP ALANIMIZ; KURŞUNBATMAZ...
Orman teşkilatına ait, terkedilmiş bir binanın önündeki, küçük çayırlık alanda kamp ateşimizi yakıp, çadırlarımızı kurduk. Arkadaşlarım çadır yeri seçimimde, bina önündeki çayır alanı tercih ederken, ben ve Erhan bey, biraz daha yukarıda çeşmenin üstündeki, dev karaçamların altındaki düzlüğe, çadırlarımızı kurduk.
Biz Turinkler üç kişiydik, dolayısıyla; malzemelerin arabadan taşınması, çadırın kurulması, şişirilebilir mat'ların şişirilmesi, uyku tulumlarının açılması derken, diğer arkadaşlardan biraz daha geç kurabilmiştik, çadırımızı. Ancak çadırın kurulmasında, daha önceden kamp tecrübesi olan kızımın da bana yardımcı olduğunu, söylemem gerek.

Çadırların kurulumu biter bitmez, hemen çevreden kuru odunlar toplandı, ateş yakıldı, çay suyu konuldu. Hanımlar, hemen masayı evden getirilen atıştırmalıklarla donattılar. Menemen için malzemeleri hazırlayıp, pişirilmek üzere Erhan beye verdiler. Ana yemek olarak, menemen yiyecektik...
Yedik, içtik, sohbet ettik. Vakit ilerliyor. Akşam için odun toplanmalıydı. Ben, Burak ve Suat bey, kamp çevresindeki ormanlık alanda bulduğumuz odunları, kamp alanına taşıyorduk. Erhan ve Muharrem bey ise araba ile gece boyunca yanabilecek kalınlıkta, kütük bulmak üzere, ormanın yukarılarına doğru gittiler...

ORMANDA ARABANIZIN LASTİĞİ PATLARSA VE STEPNE LASTİĞİNİZ YOKSA...
Saatler 15;52'yi gösterdiğinde, Erhan bey cep telefonu ile bizden yardım isteyerek, kamp alanımızın yaklaşık yarım km uzağında, lastiğinin patladığını ve araçtada stepne olmadığını söyledi. Benim araçla hemen yukarı doğru, Erhan beyin aracının kaldığı yere gittik. Erhan bey yolda ilerlerken, bir taşa çok sert girdiğini, bu araçlarda stepne olmadığını, bunun yerine, "patlak delik kapatıcı köpük" kullandığını, ama lastikteki deliğin çok büyük olması nedeniyle, sonuç alınamadığını söyledi. Bu arada patlak lastiği çoktan sökmüş, benim araca koymuştuk bile. Sabah geldiğimiz orman yolundan, Karaköy'e geldik. Ama maalesef burada, lastik tamircisi olmadığını öğrendik. Bizi 25 km uzaktaki Evciler köyüne, yönlendirdiler. Evciler'de de lastikçi bulup bulamayacağımızı, bilemiyorduk. Durmadık, gittik. Saatler 17;10'u gösterirken, Evciler köyüne girdik ve birazdan solda benzin istasyonu ve tam karşısında da lastik tamircisi. Hemde, açık ve çalışıyor. Yuppii... Sevindik.
Lastikçimiz, bir doktor edasıyla lastiğimizi evirdi, çevirdi, bir iki işlemden geçirip, iki yerde birden, derince yarığın olduğu acı haberini verdi bize. Ama merak etmememizi, lastiğin tamirini yapabileceğini söyledi. Tamir etti de, tabi karşılığında, dağ başında biçare eline düşürdüğü bizleri, kaz gibi yolarak... Yinede, işimiz olumlu sonuçlandığı için neşeyle, biran önce kamp alanına dönmek üzere, yola çıktık.
Saatler 18;30'u gösterirken lastiği takıp, aracı kamp alanına indirdik.
Önceleri biraz endişelendik, birazda yorulduk ama şimdi kampın tadını çıkarma zamanı...

GECE BAŞLIYOR...
Saat19;30. Neredeyse akşam oldu. Yorulduk ve acıktık. Hemen kamp ateşinin bir kenarına, tel ızgara yerleştirildi, köfteler atıldı üzerine. Mis gibi et kokusu sardı etrafı. Hanımlar yine boş durmamış, salata ve diğer garnitürler ile masanın üzerini bir güzel donatmışlardı. Erhan bey ızgaranın başında, köfteleri pişiriyordu. Pişen köfteler ise hiç beklemeden adrese teslim, gidiyordu sırayla herkesin midesine. Mangal başı sohbette koyulaşmıştı bu arada, bazı arkadaşlarımız bir iki kadeh içkiyle, keyiflerini ikiye katlıyorlardı...
Vakit ilerledi, güneş battı, ateşi harlandırdık, sokulduk biraz daha ateşe, dudaklarımızda şarkılar, türküler...

Gecenin ilk uyuyanı İlayda oldu. Gündüzde birkaç saat şekerleme yapan kızım, geceyide erken kapatmıştı. Saat 10;30'da uyumak üzere, çadıra gitti. Biz diğer kamp sakinleri, çaylarımızı içip sohbete, türküye devam ettik. Saat 11;30 civarı, uykusu gelen arkadaşlarımızdan bir kısmı, ateşin yanıbaşında, sandalye üzerinde kestirirken, bir kısmı ise direkt çadırına gitti. Ve 12;00'da ise eşimle birlikte bizde, çadırımıza çekildik. Girdik uyku tulumlarımızın içine. Ama dışarıdan gelen hışırtı ve su sesine, birilerinin horlama sesleri de karışınca, hemen uyuyamamıştım. Sonrası deliksiz bir uyku...

ORMANDA UYANMAK...
Dışarıda hava sıcaklığı 17-18 derece civarı. Çadırım yazlık tip ve gece boyunca +10 derecelik uyku tulumu ile hiç üşümedim. Günün yorgunluğu ile gece boyuncada, hiç uyanmadım. Sabaha karşı saat 04;45'de, çadırın dışından gelen çıtırtı seslerine uyanıp, ihtiyaç için dışarı çıktıktan sonra, bir daha uyumadım. Ateş yaktığımız yere gelip, ateşi harlandırdım, sabaha hazır olsun diye, çay suyu koydum. Oturdum ateşin başına; dev karaçamlar arasından günün doğuşunu seyrettim, kuşların sabah cıvıltılarını, hemen yanıbaşımızdaki çeşmenin şırıltısını dinledim...

2.GÜN; 03.06.2018...
Saatler 05;50'yi gösterirken, ilk uyanıp çadırından çıkan, İlayda oldu. Arkasından, Turink ailesinin diğer ferdi Hazan hanım ve sonrasında, Suat ve Erhan beyler uyanıp geldiler. Birdenbire sabahın serinliği çökmüştü. Suat bey biraz daha odun getirdi, ateşi iyice harlandırıp biraz daha sokulduk yanına. Hazır olan sıcak su ile nescafe ve bitki çayı içildi...
Ve herkes uyandı. Bazı arkadaşlarımız kahvaltı öncesi çadırlarını topladı, bazı arkadaşlarımız ise kahvaltı masasını hazırladılar.
Saat 08;00. Tüm kamp sakinleri, kahvaltı için bir arada. Kahvaltının ana yiyeceği; tavada sucuklu ve kaşarlı yumurta... Yedik, içtik, toplandık. Ve günün merak ve heyecanla beklenen, doğa yürüyüşü için hazırız.

ROTAMIZ, KAZDAĞLARI DALAKSUYU...
09;00'da, başladık Dalaksuyu'na doğru yürümeye.
Orman yolundan, gökyüzüne uzanan karaçamlar, göknar ve kayınlar arasından, dans eden kelebekler, ötüşen kuşlar ve daha birçok büyüleyici görselliğe sahip parkurda, sürekli ama yormayan tatlı bir tırmanış sonrası, saatler 11;50'yi gösterirken, Kazdağlarının kalbi diye nitelendirilen Dalaksuyu'na geliyoruz.
Hemen arkamızdan, yaklaşık 10 kişilik bir dağ motokros grubu geldi. Bir süre sohbet ettik. Herbirisi, Çanakkale ve çevre ilçelerden bir araya gelmiş, hafta sonu gezginleriydi. Kısa bir süre sonra, ayrıldılar. Biz biraz daha kaldık. Acıkanlar atıştırmalıklarını yedi, sohbet ettik ve hatta Dalaksuyu'na elimizi sokarak, "kim en fazla dayanacak yarışması" yaptık. Dalaksuyu, yeraltından çıkan rezerv bir su kaynağı. Koca bir çınar ağacının hemen önünde, yaklaşık 90×90 cm ebadında, etrafı taşlarla çevrilen, kare bir havuzda toplanıyor çıkan su. Bu kare havuzun kenarında zıplarsanız eğer, havuzun dibinden hava kabarcıklarının çıkışına şahit oluyorsunuz. Bizde dururmuyuz hiç. Zıpladık, zıpladıkça kabarcıklar çıktı ve güldük, neşelendik, eğlendik. Ruhumuzun bir kenarında, halâ çocuksuluğun kalmış olması ne güzel. Bu arada, elimizi su'ya soktuğumuz "kim en fazla dayanacak yarışması'nın" şampiyonlarının, yedi dakika ile İlayda ve Suat bey olduğunu belirtmeliyim. Yarışmanın hakemi Özgün hanımın, süre sınırlandırması olmasaydı eğer, yarışmacılar ellerini belki daha çok suda tutabilirlerdi. Ama sonrasında, üzücü bir sağlık sorunu yaşanması olasılığına karşı, hakemin yerinde müdahalesi ile tadında bir yarışma olmuştu...

Saat 13;00. Dalaksuyu'ndan ayrılma zamanı. Gelirken sürekli rampa tırmanmıştık, şimdide iniyoruz. Sohbetler koyu, zaman zaman sıcak bunaltsada, sonuçta ağaçlar içinde yürüyorduk. Ve yolumuzun, mesafe olarak tam ortasında bulunan, buz gibi suyu ile çeşmede bonusu. Daha ne olsun...
Saatler 15;10'u gösterirken, Kamp alanına varıyoruz. Toplam, 19,5 km yol yürümüşüz. Bu kadar yolu, hiç sızlanmadan ve ilk kez yürüyen Hazan hanımı ve babası olarak genç İlayda'yı, yürekten kutluyorum.

KAMP YERİNDE, SON DAKİKALAR...
Güneş tepemizde, kendini iyiden iyiye hissettiren, sıcak altında onca yol yürümek, bizi biraz yormuş, birazda acıktırmıştı. Hemen kesildi buz gibi suyun altındaki karpuz, çıkarıldı peynir, zeytin, domates vede ekmekler. İştahla yedik, ayak üstü yiyeceklerimizi ve uzandık herbirimiz çimenlere... Şekerleme yapan, gökyüzünü seyre dalan vede yorulmayıp tekrar çevreyi gezinenler...

GİDİYORUZ...
Saatle 16;00'yı gösterirken, bindik araçlarımıza, düştük orman yoluna. Erhan bey, "siz önden gidin, biz sizi takip edelim" dedi. İyiki de demiş. Çünkü daha bir kaç km sonra, hemen önümüzden, podyumda gösteri yapar gibi bir ceylan sekerek geçti. O kadar yakındık ki ceylana. Çok heyecanlandık ve çok mutlu olduk, bu dağların ev sahibelerinden biriyle karşılaştığımız için...

TOZLU YOLLARI, AŞTA GEL..
Kısmen bozuk asfalt köy yollarında, kısmen taşlı, çakıllı, delik deşik, tozlu dağ yollarında, saatlerce yol aldık. Bir çok köyden geçtik, tepeleri aştık, Oğlanalan ve Aşağıçavuş köyleri üzerinden, saatler 18;00'ı gösterirken, Kalkım'a geldik. Bunca zahmet, Kalkım'ın mis kokulu çileklerinden, yemek içindi. Daldık hemen İlyas abinin tarlasına. Ellerimizle koparıp, ağız dolusu çilek yedik. Evimiz için kasa kasa, mis kokulu, tatlımı tatlı, çileklerden aldık ve vurduk kendimizi Hanlar yoluna.

AÇILIN YOLLAR, BİZ GELİYORUZ...
Dağ ve orman yollarında, altını üstünü sürte sürte, hep 1. ve 2. vitesle gitmek zorunda kalan, içi dışı toza bulanan benim zavallı arabam, asfalt yola çıkınca, nasılda şahlandı. Yollar virajlı, tehlikeli ve ben arabayı zor dizginliyorum. Açılın yollar biz geliyoruz...

Ve geldik, Kazdağlarının buz gibi akan sularından, su galonlarımızı doldurmaya. Çamcı köyüne uğramadan, geçmek olmaz. Köyün yol kenarındaki yerel üreticilerden, el yapımı ürünlerinden alındı. Ve burada, arkadaşlarımızla vedalaştık ve ayrıldık...

AKACAK KAN, DAMARDA DURMAZ...
Saat 19;00. Yorgunuz, arabayı detaylı temizletecek zamanımız yok. En azından, camlardaki katman katman tozlara, bir köpüklü su tutturmak üzere, Edermit'te benzinliğe giriyorum. Araba yıkayıcısı yok. İş başa düştü, nede olsa daha önce defalarca kendim yapmıştım bu işi. Aldım basınçlı su tabancasını elime, bastım düğmeye çalıştırdım. Arabanın dörtbir tarafına su püskürtüp duruyorum, sıra jant ve çamurluklara geldi, bir ara tabancayı sağ elimden sol elime geçirdim ve sağ elimle taşlaşmış çamurları ovalıyordum ki "yandım anam". Basınçlı su tabancası, 5 cm.den direkt koluma gelmişti. Kolumdan kan fışkırıyor, basınçlı su küçücük bir et parçasını koparıp atmıştı. Kısa bir tereddüt sonrası, önce eve gidip eşimi ve kızımı eve bırakmaya, arkasından duruma göre hastahaneye gitmeye, karar verdim. Öylede yaptım, büyük bir acı ile bindim arabaya, eve gittim. Eşyaları boşaltıp, sonrasında duş aldım. Kanama devam ediyordu. Tekrar arabaya binip, Körfez hastanesine gittim. Yaranın temizliği, antibiyotik uygulaması ve bandaja alma sonrası evine geldim...Akacak kan damarda durmazmış, benimkide öyle oldu. Ormanda, koca iki gün geçirdik bir çizik yok, şehirde daha ilk dakikalarda kanımızı akıttık...

SON SÖZ;
Bu senenin ikinci kampını, bu sefer Kazdağlarının kuzey ormanlarında yaptık. Turinkler olarak ailece ilk kampımız oldu. Bahsini çok duyup, görmeyi çok istediğim Dalaksuyu'na kilometrelerce yürüyüp, Kazdağlarının kalbine girdik, soğuk sularından içtik, elimizi içine daldırıp "en çok kim tutacak yarışı" yaptık. Dostlarla ekmeğimizi, aşımızı bölüştük. Ateşimizi yakıp, başında gönül titreten şarkılar, türküler mırıldandık. Ayazma'nın buz gibi şelalesinde yüzdük, Bayramiç pazarında gezindik, Kalkım'da tarladan çilek, Hanlar'da Kazdağları'nın sularından aldık. İşte bunları beraber yaşadığım, eşim Hazan ve kızım İlayda başta olmak üzere, rehberimiz Erhan beye, KDSG'nun değerli üyeleri ve dostlarımız Suat bey ve eşi Songül hanıma, Burak ve Muharrem beye ve keşif arkadaşım Özgün hanıma sonsuz teşekkürler...

Dolu dolu geçen bu iki günlük kamp ve Dalaksuyu doğa yürüyüş parkurunu değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)

1 Haziran 2018 Cuma

KOZAK ÇAMAVLU YAYLASI; KEŞİF (31.05.2018)







KOZAK ÇAMAVLU YAYLASI; KEŞİF (31.05.2018)

Bu hafta, İzmir il sınırları içinde, Kozak yaylalarından Çamavlu yaylasını arşınlayacağız. Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımı evde yaptıktan sonra, Ayvalık'a doğru yola çıktım. Saat 07;10 gibi Suat beyi Gömeç'te yol üzerinden alıp, Kozak sapağına devam ettim. Arabamı burada tesislerin önüne parkedip, Ayvalık'tan gelen arkadaşların aracına geçtik. Ve biz dört kişi, saatler 07;20''yi gösterirken, Kozak bölgesine doğru sohbet ederek devam ettik. Yine yol boyunca Demircidere köyü, Karaayıt köyü gibi bir çok köyden geçtik ve Coğrafya Öğretmenimiz ise bize bu bölge ve köylerle ilgili güzel bilgiler sundu.
Saat 08;00'de, Kozak Zirve Cafe'ye geldik ve burada arkadaşlarım kahvaltı yaptı. Burası, yazın çok güzel olacağını düşündüğüm, mangal, piknik yapılabilecek güzellikte, çamlar altında, Bergama yolu üzerinde şirin bir yer. Bugün tüm körfezde olduğu gibi maalesef bu bölgede, rahatsız edecek derecede, rüzgarlı. Saat 08;43. Kalktık, bindik araçlarımıza ve geldiğimiz yolda geri gitmeye başladık. Ve 5 dakika sonra sağa dönüp Yukarıbey köyüne geldik. Köydeki kahvehanelerden birinin bahçesinde, biri kekik çaylarımızı içip, 09;13'te ayrıldık. Saatler 09;34'ü gösterdiğinde ise Çamavlu köyündeydik.

HEYKELTRAŞ ÇOBAN...
Bu köyde çobanlık yapan yaşlı bir amcanın, taşlara şekil vererek oluşturduğu karakterleri, hayranlıkla inceledik, fotoğraflar çektik. Yaptığı eserlerin bir kısmını evinin dış cephe duvarlarında, bir kısmını ise evinin hemen önünde sergileyen, hiçbir eğitimi olmayan bu yaşlı çobana hayranlık duymamak elde değildi.

GÜLEÇ, MİSAFİRPERVER, NADİR ABİ'NİN YAYLA EVİ...
Çıktık Çamavlu köyünden gidiyoruz ve yaklaşık yarım km sonra sağdan girdik bir yola. Yol yaylaya giden yoldu. 10 dakika sürmedi geldik, yaylada bugünkü keşifte bize rehberlik edecek olan, Erhan beyin tanıdığı Nadir abinin, yayla evine.
İndik arabadan, hemen 20 metre üstümüzde, hakim bir noktada bulunan eve, gürül gürül akan çeşmenin yanından geçip, bahçesinden girdik içeri. İlk dikkatimizi çeken; çimlendirilmiş, çok bakımlı minik bir bahçe ve altında koltuklar bulunan, bir sundurma. Evin dışarıdan görünümü, sıcak ve sevimliydi. Güler yüz ve dostane sıcakkanlılıklarıyla, karı koca buyur ettiler bizi, oturduk sundurma altındaki koltuklara. Başladı gittikçe koyulaşan, sıcak hoş sohbet. Ama rüzgar, tadımızı kaçırıyordu. Nadir abinin eşi, içeride sobanın yandığını söyleyip içeri geçmemizi teklif edince, hiç ikiletmeden ben ve Özgün hanım daldık içeri, neredeyse sobayı kucaklayacağız. Sohbete içeride devam ettik, Nadir abi; yayla evini nasıl yaptığını, okuduğu sayısız kitapları, evin elektriğinin güneş paneli ile nasıl elde ettiğini, hayvanlarını, yaylaları ve güncel olayları dinleten bir akıcılık ve bilgelikle anlatırken, yüzü güleç kıymetli eşide bizlere, yeni demlediği çaydan ikram ediyordu...

KEŞİF ZAMANI...
Sohbet güzeldi ama biz bugün buraya Çamavlu yaylası ve çevresinin altını üstüne getirmeye, yeni rotalar keşfetmeye geldik. Çıktık evden, bindik arabaya, belli bir yere kadar gidip, oradan başlayacaktık yürümeye. Birkaç km araçla yaylanın yukarılarına doğru ilerledik ve geniş bir çayırlıkta aracımızı parkedip, saatler 11:20'yi gösterirken, başladık yürümeye.
Daha yeni başlamıştıkki küçük bir "Yılkı At" sürüsü ile karşılaştık. Sürünün lideri bizi sürekli kontrol ederek, sürüsünü peyder pey yaylanın yukarılarına doğru götürdü. Bi hayli fotoğraf çekme imkanı bulduk.
Önce birkaç km tırmandık, tepede bir yerde madencilerin şantiyesini teğet geçip, çok düzgün toprak bir yolda yürümeye devam ettik. Bu arada bulunduğumuz arazide, hemen hemen hiç ağaç yoktu. Bitki örtüsü makilik ve bolca eğrelti otları ile kaplı uçsuz bucaksız alanlardan ibaretti. Yürürken karşımızda, görüş alanımızda hep Maya Dağı vardı. Ben bu dağa hiç gitmedim. Erhan bey bir sonraki gelişimizde, şu andaki keşif rotamızla Maya Tepe'nin birleştirilebileceğini söylüyordu. İyide olurdu açıkçası.
Nadir abi biranda toprak yoldan sola, eğrelti otlarının içine dalıverdi. Çok değil en fazla 150-200 metre sonra, saatler 12;30'u gösterirken, Taşoluk'a geldiğimizi söyledi Nadir abi.

TAŞOLUK...
Nihayet, adını duyduğumuz günden, beri görmek için can attığımız yerdeyiz. Devasa bir kaya ve altından çıkan su. Bu su, insan eliyle kayalardan oyularak oluşturulmuş, bir taş oluktan akıyordu. Su buz gibiydi, içimi yumuşak ve lezzetliydi. Yaklaşık kırk dakika Taşoluk'ta oturduk, bir şeyler atıştırıp, sohbet etttikten sonra saat13;10'da, Taşoluk'tan ayrıldık.

EĞRELTİ OT ÇAYIRI...
Sık ve diz boyuna gelen, yeşil yapraklı eğrelti otlarının içinde yürüyoruz. Nereye, hangi mahlukatın üzerine bastığımızı göremeden, karambole yürüyoruz. Yola iniyoruz ve tekrar hop yolun karşısındaki, eğrelti otlarının içine dalıyoruz. Neyse çıkıyoruz bir açıklığa, bu sefer taşlar kayalar, başlıyor. Adeta taşların üzerinde sek sek oynuyoruz, bazen gördüğümüz büyük kaya kütlelerinin üzerine çıkıp, hiç durmadan delice esen rüzgara karşı, göğsümüzü ve kollarımızı açıp, fotoğraflar çekiliyoruz.
Şimdi "Taşlıkıran Tepe'nin" kayalık yamaçlarında, sağa doğru verevine ilerliyoruz. "Tavuk Tüneği" denilen yerde durup, ayaklarımızın altındaki yaylaları, ovaları seyre dalıyoruz. Fotoğraflar çekip, sohbet ediyoruz. Tekrar patikadayız, Taşlıkıran'dan iniyoruz, yemyeşil düz alanlarıyla büyükçe bir yaylaya. İçinde akan bir su ve çayırda otlayan bir başka Yılkı At sürüsü. Bizi hissedince hareketleniyorlar, bir süre onları izleyip, fotoğraflarını çekiyoruz. Yürüyoruz yeşil çayırın içinde, tekrar yükseliyoruz biraz ve taşlık, kayalık bir patikadan, başlıyor iniş. Şimdi "Sıyırmalı Tepe'deyiz." Patika çok dikkat isteyen, taştan taşa atlamalı-zıplamalı bir yol, ama kesinlikle çok zevkli. İniyoruz taşlı, kayalı yoldan; sağımız solumuz çalılık, maki ve yabani erik ağaçları ile dolu. Sağda akan leziz, bir kaynak su daha. Kısmen ağaçlar ve çayırlık alandayız. Dönüp arkaya, başımızı yukarı kaldırdığımızda, ne de çabuk inmişiz veya ne kadarda dikmiş "Sıyırmalı Tepe" diye içimizden geçirdik.

TEPELERİ TANIYALIM...
Daha araçtan inip yürümeye başlamadan önce, Nadir abi sola dönüp, başını yukarı kaldırarak, yan yana sıralanan tepeleri tanıtmıştı bize. Birinci sıradaki tepe Kuzguncuk Tepe'siydi, ikincisi Sıyırmalı Tepe, üçüncüsü Sivri Tepe ve dördüncüsü ise Taşlıkıran Tepesi idi. Biz, Kuzguncuk Tepesinin solundan doğru yayla yolundan yürüyüp, tepelerin arkasından dolaşıp, Sıyırmalı Tepenin yamacından aşağı inmiştik.

Aracımızın yanına vardığımızda, saatler 15;00'ı gösteriyordu. Erhan bey Gps cihazına bakarak, katedilen mesafenin, yaklaşık 9 km olduğunu söyledi. Bitmeyen bir rüzgar eşliğinde bindik araçlarımıza, iniyoruz aşağı.

DAĞ ALA YILANI...
Yayla evine yaklaşmıştıkki, toprak yolda boylu boyunca uzanan, büyükçe bir yılan gördük. Ben yılanı; rengi, baş yapısının inceliği ve gövdesindeki desenlerden engerek yılanına benzetsemde, Nadir abi bu bölgede bu yılanın, "Dağ Ala Yılanı" olarak bilindiğini ve çok zehirli olduğunu söyledi. Erhan bey fotoğrafını çekmek üzere arabadan indiğinde, yılan çoktan yolun kenarından otların ve kayaların arasında, kaybolmuştu.

BİR DALDA İKİ KİRAZ...
Bir kaç dakika sonra, geldik yayla evine. Ama hemen eve gitmedik. Daha tepelere çıkarken gözümüze kestirdiğimiz, yol kenarındaki kiraz ağacının, başına çöreklenmiştik. Nadir abi bir kedi çevikliği ile hemen ağaca tırmanıp, kiraz dolu dal parçalarını, bize göndermeye başladı. Tabiki bizde geldiği gibi mideye...

Saatler 15;30'u gösteriyor, yaylada Nadir abinin evindeyiz. Rüzgar bir anda kesildi, hava güneşli ve biz evin önünde açık havada, koltuklara gömülmüş durumdayız. Nadir abinin güleç yüzlü eşi, hemen masayı kendi elleriyle yaptığı peynir, ekmek'le donattı, yanına birde bol zeytinyağlı- sirkeli fasulye piyazı... Yedik, içtik çokta güzel sohbet ettik, ama artık, gitme vakti. Nadir abi ve güleç yüzlü eşi, bizi nasıl kırk yıllık dostmuşuz gibi karşıladıysalar, aynı şekilde de uğurladılar.
Saat 16;48'de, ayrıldık yayladan.

DÖNÜŞ...
Dönüşte; Yukarıbey köyüne uğradık. Benim yeni tanıştığım, ama keşif arkadaşlarımın yakın dostları olan, Veteriner Hekim Azizi'nin bir çayını içtik. Aşağıcuma köyünden girip Atatürk anıtını ziyaret ettik, fotoğraflar çekildik. Bağyüzü köyünde, Erhan beyin dostları olan bir saya'ya uğrayıp, organik yumurtalarımızı aldık ve sabah buluştuğumuz Kozak sapağında, Erhan bey ve Özgün hanımla vedalaşarak ayrıldık. Dönüşte Suat beyi de Gömeç'te bırakıp, radyonun biraz daha sesini açtım. Efsane Müzeyyen Senar'dı radyodaki. Bende şarkıyı mırıldanmaya başladım, yüreğimde neşe ve mutlulukla, evimin yolunu tutturarak...


"Fincanı taştan oyarlar balam oyarlar,
İçine bade koyarlar.
Sen bize gelme duyarlar balam duyarlar.

Sen kimin canısın canı,
Sen yine doldur Fincanı.

Fincanı rafa dizerler balam dizerler,
İçine bade süzerler.
Sen bize gelme sezerler balam sezerler.

Sen kimin canısın canı,
Sen yine doldur Fincanı.

Fincanın dibi düz olur balam düz olur,
Sen bize gelme söz olur.
Bir kadeh bade az olur balam az olur.

Sen kimin canısın canı,
Sen yine doldur Fincanı."

SON SÖZ;
Bugün farklı bir coğrafyayı, burada yaşayan dost canlısı rehberimiz Çamavlu sakini Nadir abi eşliğinde yürüdük, keşfini yaptık. Dostluğu, misafirperverliği gördük, rüzgarlı, yemyeşil çayırlarıyla Yılkı Atl'arına evsahipliği yapan yaylalarını, yılanları ile yabani hayatın tam ortasında olduğumuzu öğrendik. Bugün bize hem gönül hemde hane kapılarını açarak ağırlayan, Nadir abi ve güleç yüzlü eşi başta olmak üzere, Erhan bey, Suat bey ve Özgün hanıma sonsuz teşekkürler...

Farklı bir coğrafyada; yaylalar, tepeler, masmavi gökyüzü, engin çayırlar, yılkı at'larıyla yabanıl hayat, kayalıklar, patikalar, buz gibi taşoluk'lu bu parkuru değerlendirme puanım;10/9

(Murat Turan-Akçay 2018)

28 Mayıs 2018 Pazartesi

MEHMETALAN AKYER-KAPANTI DOĞA YÜRÜYÜŞÜ (27.05.2018)




MEHMETALAN AKYER-KAPANTI DOĞA YÜRÜYÜŞÜ (27.05.2018)


Bu gün günlerden pazar. Ve biz genelde pazar günleri çok erken kalkar, doğa yürüyüşleri için çok uzak yerlere gideriz. Ama bugünkü etkinliğimiz, Zeytinli Akyer'de. KDSG ile buluşma yerimiz de haliyle, Zeytinli Köy meydanı olacak. Burası bana çok yakın, ama alışkanlık olsa gerek, ben yine çok erken kalktım ve Zeytinli'ye geldim. Zeytinli'de, kısa bir sabah turu yaptıktan sonra, arkadaşları beklemek için meydandaki çay bahçelerinden birine oturdum. Arkadaşlarım, 10;23 gibi geldiler. Ben ikinci araca bindim ve hiç durmadan devam ettik.

10;30'da Mehmetalan köyündeydik. Köy meydanından, kamp ve piknik alanlarının olduğu, sağa saptık. Çakırın Yerinin yanından ve köprüden geçip, hemen orada, çeşme başında, araçlarımızı parkettik. Toplam iki araç ve dokuz kişiydik. Aramızda, uzun zamandır yürüyüşlere gelemeyen, arkadaşlarımızda vardı. Herkesle kısa bir selamlaşma ile hiç oyalanmadan çantalarımızı alıp, tekrar köprünün diğer tarafına geçtik. Saatler 10;38'i gösterirken, köprünün hemen sağından, Endes Kamp alanı yönüne doğru, başladık yürümeye.

ÇİSİL ÇİSİL YAĞMUR...
Sabah, hava parçalı bulutlu, ama sıcaktı. Şimdi ise tamamen kapalı. Ve daha beş dakika olmamıştıki yürümeye başlayalı, yağmur atıştırmaya başladı. Herkes bu yağmurun, geçici olduğunu düşünüyordu, ama yinede yağmurluklarımızı giymiştik. İlerleyen saatlerde, iyiki giymişiz dedirten, deli gibi olmasada, ciddi anlamda ıslatan bu yağmurun, neredeyse yürüyüşümüzün büyük bir bölümünde, bizi hiç bırakmayacağını görecektik...
Neyse, yağmurla birlikte patika toprak yolda yürüyoruz, yol hafif rampa, sohbet koyu, hissetmeden tırmanıyoruz. Önceleri solumuz zeytinlik, sağımız zeytinlik. Ama yükseldikçe zeytinliklerin yerini, kızılçamlar alıyor, nisbeten daha geniş toprak yol, yağmurla birlikte kayganlaşan, keçi patika yollarına dönüşüyor. Zakkumlarıda, unutmamak lazım. Yolun bir bölümünde sağlı sollu, rengarenk açmış ne de çok zakkum ağacı var. Burada yürürken insanın içi açılıyor. Bugün yağmur nedeniyle, cihazın zarar görme olasılığına karşı, bir çok güzelliğin fotoğrafını çekemediğim için üzgünüm...

NE YAĞMUR, NE ÇAMUR DURDURAMAZ BİZİ. BU BÜVET'TE YÜZÜLECEK...
Yağmurla birlikte biraz zorlu, birazda kaygan ve tehlikeli hal alan, yaklaşık son bir km.lik patika inişi ile saatler 12;30'u gösterirken, nihayet zümrüt yeşili büvet'e geldik.
Ancak büvet yanlız değildi, büvet'in çadırlı bir çift misafiri vardı. Büvet'in küçücük kumsalında ateş yakmış, çaylarını içiyorlardı. Tabi bizi görünce, haliyle rahatsız oldular. Çok geçmeden, sessiz sedasız çadırlarını topladılar ve derenin karşısına geçip, ağaçların arasında kayboldular. Bazen az, bazen çok yağan yağmur, hiç durmamıştı. Ama ben ve Suat bey hiç vakit kaybetmeden, şortlarımızı giyip, yeşilin bütün tonlarını barındıran, buz gibi berrak büvet'in içine, bırakıverdik bedenlerimizi. Önceleri, soğuk gelen suya vücudumuz alışınca, ben bir o tarafa, bir bu tarafa yüzerken, Suat bey bir kayanın üzerine çıkıp, defalarca kendini büvet'in derin sularına atıyordu. Bi hayli kalmıştık suda, çıktık büvet'ten. Üzerinde çay demlenen ateşe sokulduk, üşüyen bedenlerimizi ısıttık. Bir şeyler atıştırdık, sohbet ettik ateşin etrafında, yağmurda hiç durmamıştı, toplandık ve saat 13;45'de düştük yola...

YOL MOL YOK KARDEŞİM...
Yol mu? dedim. Ne yolu! Resmen yosun tutmuş, ıslak, kaygan kayaların üzerinden, geçit vermez dal-budakların arasından, ine çıka, düşe kalka, hep nereye basacağım dikkati ile gözlerin atılan adımdan başka bir yeri görmediği, tam tamına bir saatlik adrenalin yolu, bu yol... Coşkun akan dereden, karşıya geçebileceğimiz bir yer arıyoruz. Buluyoruz bir yer; "İşte buradan geçeceğiz" diyoruz. Ve botlarımızı çıkartıp, dizlerimize kadar gelen suya giriyoruz, yosundan sabun gibi kayganlaşan taşlardan düşmemek için yardımlaşarak geçiyoruz karşıya. Nihayet derenin karşısındayız, herkes olduğu yerde taşların üzerine oturuyor, nefeslenip botlarımızı giyiyoruz. Buradada yüzülesi, çok güzel bir büvet olduğunu farkediyoruz...

Saat 14;55, yağmur durdu, güneş yükseldi, sıcak iyiden iyiye sırtımıza işliyor. Halâ dere yatağındayız, hareketleniyoruz ve vuruyoruz ağaçların arasından, çok dik patika yola. Kısa ama zorlayıcı bir tırmanışla, Mehmetalan Kirsealanı yolundayız. Yol, araçların kullanabileceği şekilde çok düzgün. Yürüyoruz güneşin altında, Mehmetalan köyüne doğru. Dere sağımızda kaldı, biraz daha ilerleyince, nisbeten yoldan daha alt seviyedeki uçsuz bucaksız zeytinliklerin görseli, gönlümüzü okşuyor. Uzaktan görünen Zeytinliklerin kızılçamlarla birleştiği yer ise bizim sabah, "Akyer Büvet'e" gittiğimiz patika yoldu.
Sabah yağmur altında, dik, kaygan ve kısmen kayalık patika yollarda yürüyorduk, ama şimdi yolumuz düz ve hava güneşliydi. Sohbet ederek yürüdük, fotoğraflar çektik, yolda gördüğümüz çeşmelerden suyumuzu içip, yüzümüzü yıkadık.

KAFAYA YAZDIK...
Yürüyüşümüzün sonlarına doğru, saatler 16;15'i gösterirken, Hızır Kamp alanını biraz geçince, çağıldayan bir dere sesi duyduk. Ve dere kenarına gittiğini farkettiğimiz bir patika yoldan, indik aşağı. Önce zakkumlar ve diğer ağaçlar arasında, kamp ateşi için kullanıldığı belli olan, taşlarla çevrili birden fazla ocak ile karşılaştık, sola döndük ve durduk... Koca bir çınar ve gölgesinde, harika bir büvet, karşımızda duruyordu. Ağaçlardan, gökyüzü görünmüyordu. Epey büyük ve derin olan büvetin rengi; zümrüt yeşilimi desem, ağaçların binbir çeşit yeşilimi desem bilmiyorum. Ama büvet, yeşilin tarif edilemez binbir tonunu, taşıyordu adeta. Büyülendi buraya gelen herkes. En azından ben burayı kafama yazdım, tekrar mutlaka gelmeliyim diye. İstemeyerekte olsa, ayrıldık bu büvet'ten...

GÜNÜN MİNİK GÜZELİ...
Yürümeye devam ettik yoldan, ama 20-30 m ilerlemiştikki solumuzda; minik, ama görselliği ile kendisine şöyle bi durup baktıran, bir şelalecik vardı. Bizde öyle yaptık, bir kaç dakika oyalandık burada ve fotoğraflarını çektik...

Daha sonra yürümeye devam ettik ve sırasıyla, Endes Kamp alanı ve köy mezarlığının yanından geçip, saatler 16;38'i gösterirken, araçları bıraktığımız köprünün başına geldik. Arkadaşlarla burada vedalaşıp, Muharrem beyin aracına bindim. Erhan bey aracı ile önden, biz arkadan gidiyoruz, daha köy meydanına çıkmadan, Erhan bey sağda durdu. Bir baktık, üzerinde üç beş dut olan, bir ağaç. Perşembe günkü dut şöleninden sonra, hiç inmeye tenezül etmedim. Perşembe günkü dut ziyafetini, o kadar çok anlatmıştık ki hiç yemeyen arkadaşlar yesin istedim. Biz daha fazla beklemeden, ayrıldık. Ve saatler 17;04'ü gösterirken, Zeytinli meydanda, arkadaşlarla iyi temenni dilekleri ile ayrıldık...

SON SÖZ;
Bana, doğa harikası, çok güzel büvet'lerin yerini gösteren ve buralarda yüzmemi sağlayan Erhan bey başta olmak üzere, yol arkadaşlarım Suat bey ve eşi Songül hanıma, Necla ve Özgün hanıma, Burak, Şerafettin ve Muharrem beye sonsuz teşekkürler...

Yağmuru severim, patikaları, ovaları, dağları, ağaçlarıda severim, ama doğanın tam orta yerinde hem içebileceğim hemde yüzebileceğim suları daha da çok severim. Bugünkü parkuru, yağmuruyla, tırmanışıyla, tehlikeli patikalarıyla vede yüzülesi berrak büvet'leriyle, değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)

26 Mayıs 2018 Cumartesi

BİLİNMEYEN BİR YER; O KULE'NİN KEŞFİ (24.05.2018)





BİLİNMEYEN BİR YER; O KULE'NİN KEŞFİ (24.05.2018)

Erken kalktım ve erken geldim bugün Edremit'e. Hava parçalı bulutlu, ama ılıman. Atatürk heykelinin olduğu şehir meydanında, küçük bir manolya ağacının altındaki banka oturdum, arkadaşlarımı bekliyorum. Şehir çoktan uyanmış, öğrenciler, memurlar bir koşturma içinde, esnaf dükkanlarını yeni yeni açıyor, belediye temizlik işçileri ise harıl harıl, ellerinde süpürge-kürek bir o tarafa, bir bu tarafa dönüp duruyorlar...
Bugün "o kule" diye çıktık yola ama açıkçası nereye, nasıl bir araziye gittiğimizi bende bilmiyorum. Parkuru Erhan bey biliyor ve birazdan Ayvalık'tan beni almaya geldiklerinde, arabada detayları öğreneceğiz.
Saatler 08:12'yi gösterirken, geldi keşif arkadaşlarım ve hiç beklemeden düştük keşif yapacağımız " O kule" yoluna.

HEDEF, KARADAĞ KULE.
Yolda öğrendik ki gideceğimiz yangın gözetleme kulesinin ismi, Dereli Köy sınırları içinde bulunan "Karadağkule".
Edremit'ten Hanlar yoluna saptık ve Diş Hastahanesi sapağından içeri girerek Dereli Köy yoluna girdik.
Şehir merkezine çok yakın olan köy merkezine, yaklaşık 15 dakika sonra girip, aracımızı köyün diğer çıkışında parkettik.
Saatler 08;28'i gösterirken, hafif rampa toprak yoldan yukarı doğru, başladık yürümeye. Toprak hafif ıslak, yükselen güneşle birlikte, bitki ve ağaç yapraklarında biriken yağmur taneleri, inci gibi parlıyor.
Gelip geçen bir araçtan, yürüdüğümüz yolun, Ortaoba köyüne çıktığını öğrendik. Biraz yükseldikçe, gözlerimiz yemyeşil dağların, ovaların görüntüsü ile büyülendi. Toprak ise akşam yağan yağmurla birlikte, mis gibi kokusunu havaya salmış, biz doğaseverleri zevk sarhoşu yapıyordu. Bir ara Erhan bey, "dut ağacı olsada, biraz dut yesek" temennisinin üzerinden daha 5 dakika geçmeden, bir baktık solumuzda bir dut ağacı. Gerçi dut ağacının üzerinde, pek dut kalmamıştı ama, yine de Erhan beyin ağzını tatlandıracak kadar vardı...

KÖPEKLER VE DUT AĞACI.
Yürümeye devam ettik ve bir süre sonra ileriden, gök gürültüsü gibi sesi olan bir köpek havlaması duyduk. Ve önümüzdeki dönemeci dönünce, sağda bir çeşme, solda ise Balıkesir Fidan Üretme İstasyonunu gördük. Bu arada, gök gürültülü ses çıkararak havlayan köpeği gördük; iri yarı bir köpek beklerken, karşımıza bir av köpeği çıktı. Çeşmenin oralarda, bir sağa bir sola koşarak, bize olanca gücüyle havlıyordu. Fidan Üretme İstasyonunun önündede, "yerden bitme" bir köpek vardı. Diğeri havladığı için oda bize havlıyordu. Suat bey hemen küçük köpeğe doğru, sakinleştirici sözlerle yürümeye başladı ve köpek birden bire havlamayı kesip, bizleri izlemeye başladı. Bizden zarar gelmeyeceğini anlamış olmalı. Yolun karşısındaki çeşmenin yanındaki köpekte, havlamayı kesmişti. Çeşmeye yöneldik, o da ne? Dallarında bolca dut bulunan, koca bir dut ağacı. Dururmuyuz hiç! Herbirimiz hemen uzanıp, dut dolu birer dalı, çektik kendimize. Ve bal gibi tatlı, iri iri dut tanelerini ardı ardına gönderdik midemize. Bir dalı bitirip, diğerine geçiyorduk. Artık biri dur desin...

Saat 09;10. Midelerimiz dut ile dolu, Orman Fidan Üretme İstasyonunun yanından, vurduk rampa yukarı ağaçların arasına. Yaklaşık yüz metre sonra, ağaçlar arasından patika yola çıktık. Yukarı doğru sürekli bir tırmanış vardı. Toprak ve otlar ıslak, hava nem yüklüydü. Bunaltıcı nasıl bir hava vardı. Ama iyiydik, sohbetimiz neşeliydi.
Kuleye yaklaştıkça, yol boyunca bol miktarda sumaklar ve üzerinde rengarenk kelebeklerin uçuştuğu, pembe ladenler gözümüzü okşuyordu.

KARADAĞ KULE.
Saat 10;44 Kuledeyiz. Kıvrıla kıvrıla, tatlı bir eğimle yükselen, yaklaşık 5,5 km yol yürümüşüz. O kadar koyu bir sohbet içindeydik ki bir baktık kuledeyiz. Kulenin teras bölümüne çıktık. Edremit şehir merkezi, ayaklarımızın altındaydı. Altınkum, Zeytinli ve Akçay sahil hattıda olduğu gibi görüş alanımızdaydı. 15 dakika kadar takıldık burada, fotoğraflar çekip, saat 11;00'da ayrıldık. İnerken anladıkki çok dik bir rampa tırmanmışız.
Dönüşte, kelebeklerin adeta dans edişlerine şahit olduk. Erhan bey, bol bol kelebek fotoğrafı çekti.
Dönüş yolumuzu biraz daha uzatmak adına, aynı yoldan değilde, biraz daha sola doğru açıktan alarak, yürümeye devam ettik. Bu parkurda su sıkıntısı var gibiydi, hava gittikçe yakmaya başlamıştı, çam ağaçları arasından yürüyoruz, ve saat 11;55 gibi bir çeşme. Açıkcası suyu çok kaliteli olmasada çölde vaha bulmak gibi oldu bizim için. Su içtik ve 15 dakika kadar mola verdik. Ve tekrar başladık yürümeye, çok geçmedi düştük düz yola, yolun sağı solu zakkum ağaçları ile süslenmiş. Sağımızda ise sessizce akan, cılız bir akarsu...

DUT YEMEYE, KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM...
Saatler 12;35'i gösterirken, daha önce tanıştığımız köpeklerin havlama sesleri ile Fidan Üretme İstasyonunun alt tarafından çıktık. Bu sefer sağımızda, Fidan Üretme İstasyonu, solumuzda ise Dut ağacı ve çeşme.
Fidanlıkta çalışan ve gece gündüz orada kalan bir personel ile ağaç altında oturduk biraz, konuştuk sağdan soldan. Gitme zamanı, ama yolluk almadan olmaz. Yine dut ağacının dallarını çekiştiriyoruz. Yiyoruz, yiyoruz...

Saat 13;15. Geldik aracımızı bıraktığımız yere. Yürüdüğümüz mesafe 12 km. Toplandık, düştük yola. Gelirken, köyün içinde derenin kenarında, çok güzel bir alabalık tesisi görmüştük. Orada balık yemeye karar verdik. Ama boşuna heveslenmişiz, tesis malesef hizmet vermiyordu. Aldık voltamızı. Bişeyler atıştırıp, yüzebileceğimiz bir yere gitmek için tekrar yola koyulduk.

BUGÜN, DUT YEMİŞ BÜLBÜLE DÖNMEZSEK İYİ !
Erhan bey, direksiyonu Hanlar yönüne çevirdi ve Çamcı köyüne getirdiğinde bizi, ben bugün dut'a doyamadım dedi. Hiç itiraz etmedik. Ve biz dört silahşörler, dut ağaçlarını hemen kuşatma altına aldık. Ellerimiz, karadut'tan kan revan içinde, otomatik olarak koparılan dut'ları ağza atıyor, ağzımız ise geleni çiğnemeye fırsat bulamadan, dutları mideye gönderiyordu. Ağzımız; "Allahım bu ne lezzet derken", midemiz; "yeter artık" diye, feryat ediyordu. Ellerimiz ve dudaklarımız, karaduttan renk değiştirmiş, nefes nefese bitirdik dut yemeyi...

MEHMETALAN KÖYÜ.
Çıktık tekrar yola, bu sefer Zeytinli'den Mehmetalan köyüne geçtik. Çakırın Yerinde, yüzüp dinleneceğiz. Merdivenlerden indik, zümrüt yeşili büvetin dibine. Oturduk, tahta piknik masalarından birine. İlk suya giren, her zamanki gibi Suat bey oldu. Arkasından ben. İlk girişte soğuk gelen suya, vücut hemen alışıyor. Sonrası ise süper. Balıkların içinde, epeyce büyük sayılabilecek bir büvette, bir aşağı bir yukarı kulaç atıp duruyoruz. Bazı yerler boyu aşıyor, bazı yerler ise büyük kayalardan dolayı tehlike oluşturuyordu. Ama muhteşem bir yerdi.
Burası bence misafir getirilebilecek bir mekandı aynı zamanda. Masa ve mangal ücretini ödemek koşuluyla et, balık ne istersen dışarıdan getirebilirsin veya istersen oradan herhangi bir şey yiyebilirsin. Kısacası güzel bir mekandı. Gitme vakti geldi. Saat 17;00'ı gösteriyordu, "Çakırın Yerinden" ayrıldığımızda. Haa, unutmadan; Çakırın Yerinde'de dut ağacı vardı!..

Zeytinli meydanda, kısa bir çay molası ve Akçay'da vedalaşma...

Son söz; Bugünkü parkur kısmen tırmanış içeren, dere, şelale, kanyon ve bitki örtüsü olarak herhangibir özelliği ve de görselliği olmayan, çok kolay, içme su kalitesi düşük, kısa bir parkurdu. Ama bence, günün en önemli anları; Dut Ziyafetleriydi...

Değerlendirme; Parkur basit ve kolaydı, bu anlamda, 10/5 puan aldı benden. Ama günün ikinci yarısı, 10 numara 5 yıldızdı benim için.

(Murat Turan-Akçay 2018)

22 Mayıs 2018 Salı

EYBEK DAĞI ZİRVE (20.05.2018)




EYBEK DAĞI ZİRVE (20.05.2018)

Bugün, uzun zamandır sık sık adını duyduğum ve görmek için dört gözle beklediğim, Eybek Dağına gitme günü.
Sabah başka bir heyecanla, erkenden kalktım ve düştüm yollara. Ayvalık ve Burhaniye'den gelen arkadaşlarımla, saatler 07;10'nu gösterirken Edremit Ptt önünde buluşup, Hanlara doğru devam ettik.
Saat 07;45'de Hanlar'dan yürüyüşe başladığımızda, tam tamına 8 kişiydik. Ve birde Hanlar'da tanıştığımız bir sokak köpeği. Birkaç km geldi ardımız sıra köpek. Aramıza 50-100 m mesafe bırakarak, bizi takip ediyordu. Yolumuz zorlu ve uzundu. Köpeğin peşimizden gelip, perişan olmasını istemediğimiz için, defalarca kovalamamıza rağmen, ısrarla bizi takip ediyordu. Herneyse parkura dönelim; hava kapalı, serin ama üşütmüyor. Yani dağa tırmanış için çok ideal bir hava. Ormanlar içinden, çok güzel toprak bir yolda yürüyorduk.
Saat 09;00 gibi Ayıgediği Karanlıkdere yol ayrımından geçip, Döşemedere yönüne ilerledik. Yine bir Ayı'nın ben buradayım işareti ile karşılaştık. Üzerinde sinekler uçuşan, neredeyse dumanı üzerinde, çok taze bir Ayı pisliği gördük. Birkaç dakikalık fotoraf çekimi sonrası, yola devam ettik. Yaklaşık 10 dakika sonra, pazar günü yürüdüğümüz "Döşemedere Ihlamur Yolu" parkurunun, Hanlar-Eybek yol ayrımı ile birleştiği noktaya geldik. Ve sonrasında saat 09:30'da şelaledeydik.

AQUAPARK ŞELALE !
Bu şelalenin, bir önceki gelişimdede farklı olduğunu gözlemlemiş ve aklıma aquapark kaydırağını getirdiğini belirtmiştim. Evet bu şelale, tam anlamıyla bir aquapark kaydırağına benziyordu, ama asla kayılmaması gereken bir kaydırak. Yoksa mazallah; ne popo kalır insanda, nede kırılmadık kemik. Şelalenin tadını çıkardık, fotoğraflar çektik, sularımızı tazeleyip, bodoslama vurduk ağaçların içinden, tepeye.

MEST EDEN TIRMANIŞ...
Şelalenin döküldüğü yere çıktık ve hemen üstünden başladık tırmanmaya. Tırmanış dik, sık ağaçlar arasından bulutların üzerinde olduğumuzu görüyoruz, ortam fantastik, yorgunluk yok denecek kadar az, ama yinede arasıra 1-2 dakikalık nefeslenme araları ile saat 10;20'de Eybek 1,5 km, Hanlar 6,5 km yazan levhanın olduğu Karanlıkdere yoluna çıktık. Tırmanış parkuru o kadar güzel ki beni adeta mest etti. Birkaç dakika nefeslenme ve tekrar vurduk rampa yukarı. Gökyüzüne uzanan göknar, karaçam ağaçları arasında yürürken, zaman zaman sis bulutlarının içine girdik, ıslandık, çıktık. Kimi zaman devasa kayaların üzerinde sekerek, kimi zaman çürümüş devrilmiş ağaçların üzerinden atlayarak, belli belirsiz patika yollardan, nihayet geldik Su Çıktığı'na. Ben böyle; güzel, yormayan ama bulutların üzerine tırmandığını hissettiren, sisler içinden uzanan bitki ve ağaç silüetleri ile insana iyiki buradayım sevinç patlamaları yaşatan bir tırmanış görmedim...

SAAT 12;00, SU ÇIKTIĞI' NDA MOLA.
Buraya ilk geldiğimizde dikkatimizi çeken şey, sanki yağmur yağıyordu, ama yağmıyordu. Ama biz ıslanıyorduk. Hava sisli ve ağaçların yaprakları o kadar su damlacığı ile dolu ki. Yağmur olup, üzerimize çiseliyordu adeta.
"Su Çıktığı" adını, devasa bir kayanın altından buz gibi suyun çıkmasından aldığı belliydi. Kaz dağlarının derinliklerinde, Eybek'in kalbinde, sisler içinde, kayaların arasında, ıslak ağaçların altında esrarengiz bir yerdi, burası. İşte böyle bir yerde yaktık ateşimizi, içtik sıcacık çaylarımızı. Dinlendik, atıştırmalıklarımızı yedik, sohbet ettik. Mutlu ve neşeliydik. Ama Eybek bizi çağırıyordu, çok az kalmıştı kavuşmaya. 45 dakikalık bir molanın ardından, başladık tekrar tırmanmaya. Herkes çok canlı ve hevesli. Önce, kayalık ve çürümüş-kurumuş ağaçların çok olduğu, bir bölgeden geçtik, ağaçlar seyrekleşti, tek tük göknarları geçince çorak, kayalık bir düzlüğe çıktık. Eybek zirve karşımızda duruyordu, durmadık, tırmanmaya başladık kayaları.

EYBEK ZİRVE...
Saat 13;10 ve 1249 rakımlı, Eybek Babadayız...
Sisten 10 m ötemizi görmüyoruz. Hava nisbeten rüzgarlı, ama hiçte rahatsızlık vermiyor. Halbuki buranın şiddetli rüzgarlarının, adam uçurduğunu söylemişlerdi. Fotoğraflar çekildik, Eybek Babanın sağını solunu düzelttik. Herbirimiz sırtını bir kayaya verdi, kapattı gözlerini; huzur, dinginlik, mutluluk, sevinç...

KİMDİR, EYBEK BABA !
Bin pınarlı Kazdağları’nın her köşesi adeta, ayrı bir gizem, ayrı bir ruh taşımaktadır. Bunlardan biriside, Kazdağları’nın doğu zirvesindeki Eybek Dağı’nda bulunan, Eybek Baba Türbesidir. Belirli bir hikayesi olmamakla birlikte, yaygın olan söylence; Eybek Babanın iftiraya uğrayan, ermiş bir çoban olduğudur. Bölgede yaşayan Türkmenler tarafından Sarıkız’dan sonra kutsal sayılan bir türbedir. Ziyaretçiler tarafından başörtüsü bağlanmakta, mum yakılıp dilekte bulunulmaktadır...

DÖNÜYORUZ...
Gitme zamanı, saat 13;50. Dönüşümüz güney yamaçtan olacak. Başladık yürümeye, inişte benim sağ dizim, sinyal vermeye başladı. Hemen taktım dizliğimi. Bugün bizimle ilk kez gelen, Ayvalık'tan Ahmet beyin dizide fena ağrıyor, ağır aksak zorla yürüyordu. Kenan bey, yanında taşıdığı dizliği Ahmet beye verince, oda biraz daha rahat yürümeye başladı. Bundan sonraki yolumuz nisbeten düz, patika ve hep inişti.
Yolumuz üzerinde, KDSG'nin daha önceden dostu olan bir çobana ait saya ziyaret edildi, çoban yoktu ama oğlaklar sevildi, fotoğraflar çekildi. Dönüş yolumuz, yürümesi çok kolay ve eğlenceli patika bir yoldu. Ama yinede bu patikadan saya'ya katırlarla eşya taşınması veya saya'dan aşağıya süt taşıması yapıldığını düşününce, insan hayretler içinde kalıyor. Hayat bazı insanlar için gerçekten çok zor.

Saat 14;30-14;40 arası, kısa süreli bir mola veriyoruz. Sonrasında yaklaşık 25 dakika yürüdükten sonra, yanında çok güzel bir çeşme olan toprak bir yola çıkıyoruz. Saatler 15;15'i gösterirken, buradan gönüllü beş kişi ile yaklaşık 100 m rampa yukarı toprak bir yoldan Eybek Yangın Gözetleme Kulesine çıktık. Gittiğimizde kulede görevli kimse yoktu. Kulenin üstünden; bir taraftan, saatler önce misafiri olduğumuz, sisler içindeki müthiş Eybek dağını, diğer taraftan, madencilerin kel tavuğa çevirdikleri, Havran maden bölgesini gözlemledik. Kulenin bir tarafında haz, tebessüm ve mutluluk, diğer tarafında ise hüzün, öfke ve çaresizlik...

Geldik çeşme başında bıraktığımız arkadaşlarımızın yanına. Ve hiç duraksamadan saatler 15;30'u gösterirken, düştük dönüş yoluna.
15 dakika sonra, bir yol ayrımı ve bir çeşme daha. Çeşmede, elimizi yüzümüzü yıkadık, tam ayrılacağız, karşımızda; her iki yanlarında süt güğümleri bulunan iki katır ve öndeki katırın üzerinde saya sahibi çoban. Bizi görür görmez taa uzaktan otuziki dişini birden göstererek yaklaştı bize. Nasılda bir içten tebessümle selam vermiş ve sohbete başlamıştı. Ayak üstü samimi bir hoşsohbetin sonunda, düştük yine yola. Ve saatler 16;44'ü gösterirken geldik Hanlar bölgesine, araçlarımızın yanına. Toplam 18,80 km yol yürümüştük. Açıkçası, üzerimizde yorgunluktan eser yoktu ve çok mutluyduk.
Burada grubumuz yine ikiye ayrıldı, ben Erhan beylerin aracına geçtim ve Kalkım'a çilek tarlasına yollandık. Mis kokulu kasa kasa çileklerimizi aldıktan sonra, Kazdağlarının buz gibi sularından damacanalarımızı doldurduk, Çamcı köyünde dalından dut, erik yedik ve güler yüzlü, gönlü bol, misafirperver Fatma teyzenin çay, zeytin ve peynirinin eşsiz lezzetlerinin tadına bakıp evimizin yolunu tutturduk.

O BİZİ SEVDİ, BİZDE ONU SEVDİK.
Haa, bu arada köpeği soracak olursanız, önceleri bizi 40-50 m geriden takip eden sadık dostumuz, sonraları bizimle diz temasıyla patikaları, kayaları tırmandı, Eybek zirve yaptı, döndü dolaştı ve Hanlar'da bıraktı bizi... Verdiğimiz iki lokma ekmeği bile, bizi kırmamak için zorla yedi. Onun istediği dostluktu, sevgiydi. O bizi sevdi bizde onu sevdik...

SON SÖZ...
Bugünkü etkinliğin planlayıcısı ve rehberi olan Erhan beye ve yan yana yürümekten, sohbet etmekten büyük bir keyif aldığım yol arkadaşlarım; Özgün ve Necla hanıma, Suat, Kenan, Muharrem ve Ahmet beye ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Değerlendirme; Bugün şelale vardı, patika yol vardı, çok sık ormanlarda çok dik tırmanışlar vardı, binbir çeşit bitki, ağaç, börtü böcek vardı, Ayı kardeşin ben buradayım işareti vardı, sis-pus vardı, kayalık vardı, su çıktığı vardı, Eybek zirve vardı, rüzgar vardı, güneş vardı, saya ve oğlaklar vardı, soğuk sularıyla çeşmeler vardı, bize yol arkadaşlığı yapan köpek vardı, Kalkım'ın mis kokulu çileği, Çamcı köyünün dalından beyaz-kara dutu, güler yüzlü misafirperver Fatma teyzesi vardı. Vardı da vardı....Daha ne olsun. İşte bu nedenlerle, bugünün ve bu parkurun beni etkilemesine göre değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)

16 Mayıs 2018 Çarşamba

DÖŞEMEDERE IHLAMUR YOLU (13.05.2018)






DÖŞEMEDERE IHLAMUR YOLU (13.05.2018)

Bu maceranın üzerinden üç gün geçti, hala iki satır yazamadım. Fırsat bulamadığımdan değil, nedenini bilemediğim üzerimde bir atalet, bir atalet.
Neyse ki bu sabah ara verdiğim spor salonuna, yeniden başladım ve üzerime bir canlılık geldi.
Evet, sadede gelelim; bu pazar Döşemedere Ihlamur yoluna gidecektik. Ve bu sefer Ayvalık, Gömeç ve Burhaniye'den iki araç ile gelen arkadaşlarım, beni tam saat 08;00'da, Edremit Ptt önünden aldılar. Serin ama çok güzel bir bahar sabahında, 08;40'da Kalkım'daydık. Kalkım'ın içinden çokta kötü olmayan, toprak maden yolundan Döşemedere'ye, yürüyüşe başlayacağımız noktaya doğru, yollandık. Nihayetinde araçlarımızı parkedip, saat 09;25'te yürüyüşe başladık. Kazdağlarının kuzeye bakan bu tarafı, o kadar güzeldi ki; hava üşütecek kadar serindi. Ağaçlar o kadar sık ve dallı budaklıydı ki, havada yükselen güneşin, zaman zaman ısısınıda, ışığınıda hissetmek ve görmek mümkün olmadı. Bulunulan ortam, insana olağanüstü sevinç, özgürlük ve bazende korku duygusu yaşatıyordu. Yürüyüşe başladıktan 5-10 dakika sonra, soldan Döşemedere üzerinden karşıya geçtik ve çoğunlukla ıhlamur olmak üzere kestane, meşe, çam ve hatta bir kaçta kiraz ağacından tutunda, hercai menekşesi, papatyası, sığır kuyruğu, kantaronu ve daha bir çok çiçek ve otlar arasında heyecan ve neşeyle yürüdük, tırmandık, yürüdük.. Ağaçlardan güneşi bir görüyor, bir kaybediyorduk.

KOCAOĞLANIN SELAMI VAR!..
Yolun yarı ıslak topraklı bir bölümünde, hayvan ayak izleri gördük. Bu ayak izleri tabiki hiç kuşkusuz bir kocaoğlana aitti. Daha yorum bile yapamadan, 20-30 adım atmıştık ki hemen sol tarafımızdaki yamacın 10-15 m uzağından gelen çok sert bir kükreme ile donduk kaldık. Hemen herkes sus pus, ani hareket yapmadan yavaşça uzaklaşmaya çalıştık. Koca oğlan kibarca bizi uyarmıştı. Nede olsa onun evindeydik. Bulunduğumuz noktayı tarif etmek gerekirse; ayının kükrediği sol tarafımız ağaçlarla kaplı dik bir yamaç, sağımız ise çok dik bir uçurum. Yani Ayı bizi kafaya taksa varın siz düşünün, halimizi...
Çok geçmedi, daracık patikanın hemen kenarında bir düzineye yakın arı kovanı ile karşılaştık. Ağız, burun ve göz bölgemizi baf'larla kapatarak resmen havada vızıldaşan binlerce arının içinden kovanlara teğet geçtik. Son 10 dakikada, arka arkaya adrenalin yüklemesi yapmıştık.

SARIKIZ ÇEŞMESİNDE, MOLA ZAMANI;
Saat 11;55. Aslında ne yorulduk, nede acıktık. Ama hem soğuk sularından içip, çay demleyebileceğimiz çok güzel bir çeşme vardı burada, hemde terimizi soğutup, biraz sohbet etme molasıydı bu. Yine ateş yakıldı, çay demlendi, atıştırmalıklar yenildi, sohbetler edildi.
Saat 12;50. Toplandık, tekrar düştük yola. Toplamda yaklaşık 8 km, çeşmeden sonra ise 500 m sonra sol tarafı Hanlar'a, sağ tarafı ise Eybek Dağına giden, yol ayrımına geldik. Tabelada, Eybek 3,5 km yazıyordu. Biz bu yöne doğru yürümeye devam ettik ve çok geçmeden yaklaşık 1 km sonra , saat 13;25'te Döşemedere Şelalesindeydik.
Bu şelale, yukarıdan direkt zemine dökülen bir şelale değildi, sanki aquapark kaydırağı gibi su, siyahımsı yekpare görünümlü kayanın üzerinden, kayarak dökülüyordu. Belkide, suyun azlığından böyle görünüyordu, ama yinede farklı bir güzelliği vardı. Her zamanki gibi fotoğraflar çekildik, güzellliği özümseyip, geldiğimiz yoldan geri yürümeye başladık ve yaklaşık 250 m sonra sola, dereye doğru inmeye başladık. Bir süre sonra, gerçekten ağaçların sıklığından, güneş görünmez oldu. Solumuzda şırıl şırıl akan Döşemedere, ağaçların içinde, etrafımızda uçuşan renk renk kelebekler arasında, harika bir patikada yürüyorduk.
Saatler 14;45'i gösterirken, ikinci kez keyif maksatlı, molamızı verdik. Ateş yakıldı, çaylar demlendi ikinci kez. Yenildi içildi, sohbetler edildi. Ve hatta, Darıdere'nin buz gibi sularına girdi, Suat bey... Yaklaşık bir saat süren molanın ardından, dereyi geçip, arabamıza doğru yürümeye başladık.

YÜZÜLESİ BÜVET'LERİ TEĞET GEÇMEK...
Hava bugün gölgede üşütüyor, güneşte yakıyordu. Suat bey dereye girdiğinde bile, hiç canım çekmemişti. Ama ikinci mola yerinden sonra, adım başı büvet'e rastlıyorduk. Hemde, öyle böyle değil; havuz gibi, akvaryum gibi berrak, köpüklü turkuvaz görünümüyle adeta içine çağırıp duruyordu. Giremedik içine, yüzemedik buz gibi sularında ama, önümüz yaz mevsimi ve biz yazdık burayı aklımızın bir kenarına.

Saat 16;38 ve araçlarımızı parkettiğimiz noktadayız. Bugün sabah Döşemedere'den yukarı tırmanmış, şelaleyi ziyaret ettikten sonra, tekrar Döşemedere'yi önce solumuza, sonra sağımıza alarak, çok keyifli olan parkurumuzu 16.4 km katederek tamamlamıştık...

Bindik araçlarımıza, Kalkım'a, çilekçi İlyas'ın tarlasına geldik. Kasa kasa ellerimizle topladık çileklerimizi, Hanlar'da Kazdağları'nın buz gibi akan çeşmelerinden, su damacanalarımızı doldurduk. Ve ben Edremit'te ayrıldım arkadaşlarımdan. Mutlu, huzurlu ve tatlı bir yorgunlukla düştük evlerimizin yoluna...

Teşekkür; Mutluluk, huzur ve ruh dinginliği hissine kapıldığım, adrenalinlerin yükseldiği, heyecan dolu bugünümü benimle paylaşan; yürüyüşün planlayıcısı Erhan bey başta olmak üzere, Suat bey ve eşi Songül hanıma, Kenan bey ve eşi Serpil hanıma, Özcan hanım ve Muharrem beye sonsuz teşekkürler...

Not; Bugünkü parkuru, bana verdiği haz ve heyecan yönüyle değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)


14 Mayıs 2018 Pazartesi

AYVACIK UZUNALAN KÖY ORMANLARI; KEŞİF (10.05.2018)






AYVACIK UZUNALAN KÖY ORMANLARI; KEŞİF (10.05.2018)




Günlerden, KDSG keşif ekibi ile keşif günü. Yani bugün açıkcası; bizi ne bekliyor, ne ile karşılaşacağız, hangi yola gireceğiz, hangi yoldan çıkacağız, bizde bilmiyoruz.
Sabah buluşma noktamız Yasa' ya gittiğimde, Ayvalık'tan arkadaşlarımın, benden önce geldiklerini gördüm. Kısa bir selamlaşma sonrası, saat 07;47'de Çanakkale yönüne doğru, yola koyulduk. Bugün yolumuz, biraz daha uzundu. Ayvacık'a bağlı Uzunalan köyü ormanlarını, patikalarını arşınlayacaktık. Hava açık, çokta rahatsız etmeyen tatlı bir sıcaklık vardı. Trafik, Yeşilyurt köyünü geçene kadar gayet rahattı. Ama Yeşilyurt köyünden sonra, bu yolu bilenler bilir; bol virajı ve sürekli tırmanışı olan gidiş gelişli, iki şeritli bir yoldur. İşte tamda bu noktada, birdenbire önümüzde ikisi tır, tam beş araç beliriverdi. Uzun bir süre, önümüzde çok yavaş seyreden tırların arkasından gittikten sonra, Yeniçam, Çaltı köylerini gösteren tabelalardan sağa dönüp devam ettik. Sırası ile Çaltı köyü, Güzelköy ve Baharlar köyünün içinden geçip, saatler 08;54'ü gösterirken, keşif yürüyüşüne başlayacağımız, Uzunalan Köyüne geldik.

BU KÖYÜN İNSANI, MUTLU EDER MİSAFİRİ...
Arabamızı, müsait bir yere parkettikten sonra, köylülerin sıcak karşılaması ile karşılaştık. Ayaküstü beş dakikalık çok güzel ve samimi bir sohbetin arkasından, kuşandık çantalarımızı, düştük yola. Ama daha 50 m gitmeden, sağda çınarlar altında, büyük bir bahçe içinde, bir grup köylü kadınından bazıları bize hoşgeldin deyip, buyur ettiler yanlarına. Hemen çay getirdiler. Yüzlerinden hiç eksik etmedikleri tebessüm ve samimiyetle sohbet ettiler bizimle. Hepside neşeliydi ve pozitif enerji saçıyorlardı etraflarına. Köyde, öğlen saatlerinde verilecek bir hayır yemeğinin hazırlığı için toplandıklarını söyleyip, bizimde yemeğe kalmamızı istediler. Kendimizi sohbetten zor alıkoyup, saat 09;20'de ormana doğru başladık yürümeye. Hemen köy çıkışında, "Uzunalan Gençler Hatırası" çeşmesinde, suyumuzu içip mataralarımızı soğuk su ile tekrar doldurup devam ettik. Karşımıza Orman Yangın Koruma İstasyonu ve bu noktadanda ikiye ayrılan yol çıktı. Bu yolun solu Kazdağı Tatil Sitesine, sağı ise Tuztaşı köyüne gitmekteydi. Biz yolun sağından, köprüden geçip Tuztaşı yönünden gitmeye karar verdik. Ve rampa yukarı yaklaşık bir km asfalt yolda yürüdükten sonra, tepede "Tuztaşı" yazan tabeladan sola, orman içine, patika yola döndük. Yol sürekli bir tırmanış içeren, ayak altından sürekli kayan taşlı-çakıllı, orman içinde, enfes güzellikte bir parkurdu. Tahminen 4-5 km sürekli, ama tatlı bir tırmanış sonrası, yine dipleri yemyeşil, büyük yapraklı eğrelti otlarıyla kaplı, Karaçam ağırlıklı orman yolundan inmeye başladık.

BAHARDA, ORMAN...
Ve yürüdükçe, bahar mevsiminin güzellikleri ve telaşı içinde bulduk kendimizi. Öyleki, sağımız solumuz; çoook uzaklardan bile bize göz kırpan, güneşin altında parlayan mor-lila rengiyle gönlümüzü ferahlatan, arıları ve kelebekleri etrafında pervane eden sayısız "deve dikenleriyle" doluydu. Yine, hiçte acele etmeden ilerleyen kaplumbağa kardeşe ve binbir telaş içinde, boylarından büyük gübreyi önlerinde yuvarlayan "gübre böceklerine" rastladık yolda. Attığımız her adımda, kulaklarımızda ezgisel bir tat bırakan, kuş seslerini hiç söylemiyorum bile. Hele, dere kenarına inmiş, yanlarında taylarıyla "yılkı at'larını." Anlatılmaz, yaşanır misali. Müthişşşş...

ÇÖP KONTEYNIRI...
Gördüklerimizi, belleğimize-yüreğimize sindire sindire yürürken; yabani tabiatın tam kalbinde, işgalci insanların yaptığı ve yaşadığı Kazdağı Tatil Sitesinin yanından geçtik. Ve saatler 12;45'i gösterirken soğuk suları, piknik masası ve dinlenme tahtı olan çeşme başında mola verdik. Hatta çöp konteynırı bile vardı, burada. Burada çöp konteynırı görmek, belkide beni en çok mutlu eden şey oldu. Yedik içtik, hatta bazı arkadaşlar şekerleme bile yaptı. Ve saat 14;30'u gösterirken toplandık, yola revan olduk.

BUZ GİBİ SULARINA GİRMEDEN OLMAZ!.
Mola yerinden, daha 15-20 adım atmıştıkki, oda ne. Şahane bir büvet. Yazık oldu, mola süremiz bitmişti. Hevesimiz içimizde, sağımızda derenin çağıldayan sesi, yürümeye devam ettik. Ama Suat bey çocuk gibi, illa biryerde suya girelim diye, tutturmuştu, yol boyunca. İçine girilebilecek bir büvet bakınarak, ilerlemeye devam ettik. Ve eh işte, içine girilebilecek, bir yer bulundu sonunda. Çok derin değildi, ama buz gibi sularıyla serinlemeye yeterdide artardı bile. Hemen Suat bey ile Erhan bey, kendilerini bırakıverdiler suyun içine. Açıkçası, bugün benim pek keyfim yoktu, suyun tadını çıkaracak. Bende, Özgün hanım gibi ayaklarımı sokuverdim, derenin berrak ve buz gibi sularına. Rengarenk "kız böcekleri", suyun üzerinde ahenkle dans ediyor, dere şırıl şırıl akıyor, Suat bey ise neşeyle, "harika! harika!" diye, söylenip duruyordu...

Saat 16;05 ve arabadayı bıraktığımız yerdeyiz. Sabah sohbet ettiğimiz Köyün ihtiyarları, yine sıcak karşıladı bizi. "Biraz sohbet edelim, sonra gidersiniz!" dediler. Kıramadık, beş dakika tahta banklara oturduk, sohbet ettik ve vedalaştık.

GPS = ERHAN
Erhan bey arabanın direksiyonunu, biraz önce yürüyerek geldiğimiz yöne kırdı. Tuztaşı köyüne gitmeyi planlıyordu ve daha yoldayken orman içi yollarla, Adatepebaşı köyüne çıkmayı düşündüğünü, söyledi. Önce Tuztaşı köyünde araçtan inmeden kısa bir attıktan sonra, Adatepebaşı köyüne varabilme ümidiyle, orman yoluna dalıverdik. Elimizde hernekadar Gps cihazıda olsa, defalarca çıkmaz dağ yollarına girdik, çıktık, kaybolduk, ama nihayetinde yolumuzu bulduk. Adatepebaşı köyüne yaklaştıkça, yollar bizede tanıdık gelmeye başlamıştı. Çünkü daha önce yürümüştük buraları. Saat 17;51. Geldik Adatepebaşı köyüne. Kaybolduk ama iyiki bu yoldan geldik diyorum, gördüklerim karşısında. Tabiatın içinde olmak güzel, be kardeşim... Aman, sakın bu yazımı okuyupta, bu yollara girmeye kalkmasın kimse. Eğer illaki gireceklersede, yanlarına mutlaka, bir Gps vede Erhan bey almalarını tavsiye ederim.

Saat 18;25'de Akçay'da, arkadaşlarımla vedalaşarak ayrıldım. Benim için yine farklı ve çok güzel bir gün olmuştu. Bugünümü benimle paylaşan, dört arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Not; Bugün ormanın ta kendisini; bitkisi, böceği ve diğer hayvanlarıyla içimde hissettiren, yöre köylülerinin insana mutluluk ve enerji veren misafirperverlikleriyle, çok kolay ama eğlenceli, bu parkurun beni etkilemesine göre değerlendirme puanım;10/9

(Murat Turan-Akçay 2018)



7 Mayıs 2018 Pazartesi

BİR GÜNDE İKİ PARKUR (03.05.2018)

BİR GÜNDE İKİ PARKUR
(KAVURMACILAR KÖYÜNDEN İSMAİLUÇTU ŞELALESİ - NARLI KÖYÜNDEN BAŞDEĞİRMEN KÖPRÜSÜ) (03.05.2018)




Bugün, keşif günümüz. Ancak, bugün biz bilmediğimiz yerlerin değil, aksine daha önceden yürüdüğümüz ve bildiğimiz, farklı iki parkurun keşfini yapacağız. Ne için mi ? Çünkü, hafta sonu, Ordu ve İzmir'den gelecek doğaseverler için uygun parkur oluşturmaya çalışacağız.
Her zamanki gibi Ayvalık'tan gelen çekirdek keşif ekibi, beni sabah saat 08;10'da, Yasa Avm'nin önünden aldılar. Hiç beklemeden, birinci keşif rotamızın başlayacağı, Kavurmacılara doğru yola çıktık.

1'NCİ KEŞİF; KAVURMACILAR-İSMAİLUÇTU.
Saatler 08;42'i gösterirken, Kavurmacılar köyünde aracımızı bırakıp, önce biraz gezindik etrafta. Bu köyde pek yaşayan yok gibiydi. Bizi girişte bir keçi ve yanındaki oğlaklar karşıladı. Restore edilen, çok güzel bir kaç taş ev vardı, ama hayat belirtisi yoktu. İlk olarak, daha köye girerken dikkatimizi çeken, tarihi olmasada, bi hayli eski zamanda inşa edildiğini düşündüğüm, sadece minareden ibaret, yapının yanına gittik. Spiral şekilde, döne döne yukarı çıkan taş merdivenli minarenin, oldukça dar olan içinden, şerefe bölümüne çıktık. Manzara süper. Ağaçlardan oluşan yeşil ve mavi denizin tüm güzelliği, kuşbakışı ayaklarımızın altında.
Bugün çok yapılacak iş var, Erhan beyin aşağıdan sesli ikazı olmasa; Suat bey, Özgün hanım ve ben, gözlerimizin önündeki manzara karşısında büyülenmiş olarak, daha çook kalabilirdik. İstemeye istemeye, indik minareden ve yanında çeşme olan koca çınarin sağından, patika yola doğru, yürümeye başladık. Çok sürmedi ilk sürpriz. Hemen patikanın yanında, Kazdağına özgü endemik bir bitki olan "yüksük otunu" gördü-gösterdi Erhan bey.
Yürümeye devam ettik, orman sıklaşmış, yürüdüğümüz patika yol gittikçe daralmıştı. Tek sıra halinde yürüyorduk. Kuş sesleri, adeta bizlerin sohbetine eşlik ediyordu. Çok sürmedi, saat 09;50'de şelaleye geldik. Bu sefer şelalenin döküldüğü yere kadar indik. Su azdı ama, şelalenin döküldüğü yer, yinede bir adam boyu derinlikteydi. Hemen mayolarımızı giyip, buz gibi köpüklü suların içine, bırakıverdik kendimizi. Havada bugün ne sıcaktı. Suyun keyfini çıkardıktan sonra, soğumuş bedenlerimizi, güneşte ısınmış kayaların üzerine atıverdik.
Saat 11;20'yi gösteriyordu. Yeterdi bu kadar keyif, toplandık. Şelaleye indiğimiz noktadan çıkıp, aşağı doğru uzanan, kanyona doğru ilerledik biraz. Ürkütücü ama çok güzeldi. Çıktık yukarı doğru tekrar, şelaleden karşıya geçiş noktasını, tespit edecektik. Çok şaşırmıştım. Su o kadar azalmışki. Halbuki, Mart ayının ilk haftası buraya geldiğimizde, coşkun sular bize geçit vermemişti. Ve biz şelaleyi geçemediğimiz için geriye dönmek zorunda kalmıştık.
Neyse, burada keşif işimiz bitmişti, geldiğimiz yoldan düştük patika yola ve saatler 12;15'i gösterirken Kavurmacılar'dayız. Yaklaşık 6 km yol yürümüştük. Hava çok sıcak olmaya başladı. Çınar altındaki çeşmede elimizi, yüzümüzü yıkadık, suyumuzu içtik, mataralarımızı doldurduk. Biraz soluklandıktan sonra, arabamızla indik Güre sahile.

GÜRE SAHİLDE, NE YAPTIK?
Bugünün, farklı bir keşif günü olduğunu, söylemiştim. Cumartesi günü, Ordu'dan gelecek Doğa Sporları Derneğine (ORDOST) mensup doğaseverler için akşam yeme içme yeri tespit etme ve rezervasyonunu yapacaktık. Amacımız, uzaklardan gelen doğasever dostlarımızın, gerek doğada ve gerekse şehirde en iyi şekilde ağırlanmalarını sağlamaktı.
Bir çok yeri titizlikle dolaştık. Erhan bey ince eleyip sık dokuyup, uygun olan yeri Ordu'daki arkadaşlarla kararlaştırdıktan sonra, bizde acıktığımızı farkettik. Saat 13;20 olmuştu. Hemen bişeyler atıştırıp, İzmirden gelecek doğaseverlerin yürüyeceği ikinci parkurun keşfi için, düştük Narlı yollarına.

2'NCİ KEŞİF; NARLI-BAŞDEĞİRMEN KÖPRÜSÜ.
Saat 14;12. Narlı köy kahvehanesinin, ağaçlar altındaki masalarından birine, oturuverdik. Söyledik ikisi kekik, dört çay.
15 dakika sonra, kalktık ve düştük yollara.
Bu parkur için söylenecek pek bir şey yok, zeytinlikler arasından, düz ve sürekli rampa aşağı doğru inen, bir patika yol. Bu yolun, İdaultramaraton parkuru olması nedeniyle, benim için ayrı bir anlamı daha vardı tabiki.
Yol boyunca yine, Coğrafya Öğretmenimiz Erhan bey ve Biyoloji Öğretmenimiz Özgün hanımdan; Laden-Pamukla, Hayıt, Acı bakla, Sarı Kantaron, Kekik vb. daha bir çok bitki hakkında bilgiler aldık, aydınlandık.
Saat 15;25, Başdeğirmen Köprüsündeyiz. Yine hayal kırıklığı !.. Mıhlı çayındaki sular, ne kadarda azalmış.
Hava, o kadar sıcaktıki, Suat bey ile Erhan bey, hiç beklemeden, direkt kendilerini Mıhlı çayının buz gibi sularına, bırakıverdiler. Ben biraz kararsızdım. Bir süre, arkadaşlarımın fotoğraflarını çektim, ama yeter artık... Arkadaşlarım suyun içinde o kadar mutlularki ve su o kadar, davetkar ki...Nasıl oldu bilmiyorum, ama bir baktım köprünün altından geçmiş, kayaları tırmanmış, büvetin içinde sularla boğuşuyorum. Kolum-bacağım kayalara çarpıyor, ama hiç umursamıyorum. Çünkü, hiç çıkasım yok, suyun içinden...
Yeter artık bu kadar keyif. Dönüş zamanı. Geldiğimiz yoldan yürümeye başladık, sıcakta gittikçe artıyormuydu ne...Yolda birden bire, dikleşmişti sanki. Bu yolun ayarlarıyla birisimi oynadı, ne... Bugün yorulmadım, ama yorgun hissediyordum. Mutlu ama garip bir burukluk durumundayım. Ahh! bu havalar....
Saat 17;58, Narlı köyündeyiz. Katedilen mesafe, 6,5 km.
Tekrar köy kahvehanesindeyiz. Bu sefer söyledik buz gibi maden sularını, içimizdeki yangını söndürsün diye. Çok sürmedi, kalktık aracımıza bindik. İşimiz daha bitmemişti. İzmir grubunu Narlı'ya bıraktıktan sonra, araçlar yürüyüş bitiş noktasına giderek bekleyecekti. İşte biz, aracın tam olarak hangi yolu izleyeceği ve nerede bekleyeceğini tespit edecektik. Gerekli ölçümleri yaptık, notlarımızı aldık ve dönüşe geçtik. Mutlu ve huzurluyduk. En azından ben öyleydim. Daha şimdiden, yarınki gideceğim Ayvalık Doğa Festivali kapsamındaki, "Cunda Tabiat Parkı Yürüyüş Etkinliğinin" heyecanını, duyumsamaya başlamıştım.
Saat 19;00'u gösterirken, keşif arkadaşlarımla vedalaşıp, Akçay'da indim araçtan. Her zamanki gibi; doğanın bana vermiş olduğu tatlı bir sarhoşluk havasında, düştüm evimin yoluna...

Teşekkür; bugünü benimle paylaşan arkadaşlarıma, sonsuz teşekkürler...

Not; Bugünün anlamı farklı idi benim için. Bildiğimiz ama bilmiyormuş gibi yolları yeni bir bakış açısıyla yürümek, daha bir kaç ay önce yürüdüğümüz bu yoldaki bitkilerin, coşkun suların, kısa bir sürede nasıl bir değişim geçirdiğine şahit olmak, buz gibi şelale ve büvetlerde yüzmek ve tabiki dostlarla birlikte olmak açısından, bu günkü duble parkuru değerlendirme puanım;10/10
(Murat Turan-Akçay 2018)