İzleyiciler

10 Ağustos 2018 Cuma

ULUDAĞ ZİRVE TIRMANIŞI (04-05.08.2018)


ULUDAĞ ZİRVE TIRMANIŞI (04-05.08.2018)

1. GÜN; 04.08.2018
Zırrrr. Zırrrr. Gece boyunca yarı uykulu, yarı uyanık, kulağım gelecek bu seste. Bir türlü çalmadı alarm. Saati 03;00'e kurmuştum, ama daha alarm çalmadan, 02;45'te uyanmıştım. Her neyse, içimden "Uludağ yolcusu kalmasın" diyerek kalktım, giyindim. Akşamdan hazırladığım çantaları, son kez kontrol edip, çıktım evden. Saatler 03;50'yi gösterdiğinde, arabamı Entur önünde parkedip, Burhaniye'den gelen arkadaşlarımın arabasına geçtim. Hoş sohbet, gecenin karanlığında Bursa'ya doğru devam ettik. Uykusuzluk ve Uludağ zirve tırmanışının heyecanı birbirine karışmış, zaman zaman gözlerimle birlikte, ruhumuda dış dünyaya kapatıyordum.

Saat 04;50'de Balıkesir'deyiz. Şehrin içine dalıyoruz. Kahvaltı molası. Sabahın körü olmasına rağmen, çorbacı oldukça kalabalık. Akşamcısı, sabahcısı, yolcusu, hancısı kimi ararsan burada. İçildi çorbalar, çıkıldı yola. Gün ağarmaya başlamıştı. Saat 06;00'da, girdik Susurluk'a. Yasa'nın yanındaki Belediye tesislerinde, çay molası verildi. Sabah sabah buradaki garson bize; "bitki çayı olarak neyiniz var?" sorusuna, "mısır püskülü" demez mi. Bizimle birlikte diğer garsonlar, çay ocağında çalışanlar hep beraber, şaşkın şaşkın bastık kahkahayı. Uyku, yorgunluk kalmadı yani...

ULUDAĞ...
Vurduk tekrar Bursa yollarına. Kâh sohbet ederek, kâh müzik dinleyerek geldik, Uludağ oteller bölgesine. Buz gibi sularından içtik, su şişelerimizi doldurduk ve otellerin içinden geçip, sağlık ocağının arkasındaki dağ yolundan, yaklaşık 2 km daha giderek, aracımızı yol kenarına bıraktık.

BAŞLASIN YÜRÜYÜŞ...
Saatler 08;25' i gösterirken, çantalarımız sırtımızda başladık, yürümeye. Hava ne sıcak ne soğuk, rüzgarsız, gökyüzü nisbeten bulutlu ama berrak, yürümek için her şey uygun. Benim kafada kırk tilki dolaşsada, yinede burada olduğum için mutluyum. Verilen 2-3 kısa mola ile yaklaşık 2 saat sonra, Küçük Zirve'ye çıkış yolu olan, "Kapı" diye tabir edilen noktaya çıkan, oldukça dik bir yamacın dibine geldik.



KAPI...
Ve saat 10;30'da, "Kapı'ya" doğru tırmanış başladı. Yağmur sularının kendine yol açıp aktığı su yatağı ve kayalık patika yoldan, hızlı bir tırmanışla, saat 10;45'de Kapı'ya vardık. Burada hem nefeslenme, hemde tırmandığımız tepeden aşağıda kalan, Uludağ'ın uçsuz bucaksız güzelliklerini seyir için 10 dakika mola verdik...


Başladık yürümeye, önümüz taşlık ve düzlük. Hemen sağımızda, Küçük Zirve bize göz kırpıyor, ama bizim gözümüz Büyük zirve' de. Belki dönüşte uğrarız sana ufaklık deyip, sert adımlarla önümüzdeki taşlı patika yola daldık. Yol boyunca, önceki zirve ziyaretçileri tarafından işaretleme maksatlı, taş ve kayalardan oluşturulan "baba' ların" varlığı, zirveyi işaret ediyordu. Hoş biz bu Baba'lar ve belirgin patika izleride olmasa da, GPS cihazı güvencesi ile zirve tırmanışımızı, sorunsuz tamamlayacağımızdan emindik.


2550 RAKIMLI ZİRVE...
Evet, nisbeten hep düz bir patika yoldan ilerledik, takî 2550 rakımlı, asıl zirvenin eteklerine gelinceye kadar. Kayalıklardan oluşan bu zirveye, dikey ve çokta zor olmayan bir tırmanışla, saat 12;15'de geldik. Zirvenin kayalıklarına tırmanmadan hemen önce, solumuzda kalan uçurumun kenarından, muhteşem manzarası ile gölleri seyre daldık ve fotoğraflar çekildik. Burada daha fazla vakit kaybetmeden, asıl zirvenin kayalıklarına tırmandık. Hava şansımıza açıktı. Çepeçevre dört bir tarafımızı; çıplak tepeleri, ormanları, vadileri, köyleri, kuşbakışı görebiliyorduk. Bulutlar hemen üstümüzde, elimizi uzatsak dokunacağız. Öyleki, bir an bu noktada kanatlanıp uçmak istiyorsunuz...
Ayrılıyoruz buradan da. Rakım olarak bu noktadan 7 m daha az olan, yaklaşık 500 m ilerde bulunan zirve taşı, bayrak ve ziyaretçi defterinin olduğu, 2543 m rakımlı zirveye doğru hareket ediyoruz...

ULUDAĞ, ASIL ZİRVE
Saat 13;00, zirvedeyiz. Burası nisbeten daha düz, kayalık bir uçurumun kenarı. Bursa dağcılık kulübü tarafından zirve taşı yapılmış, bayrak dikilmiş, ziyaretçi defteri konularak düzenlenmiş.
Zirveye geldiğimizde, üç kişilik bir grubun olduğunu gördük, selamlaştık. Hemen fotoğraflar çekildik, ziyaretçi defterine, bir kaç gün önce kaybettiğimiz grubumuz üyesi Songül hanımın abisi Merih Çakıroğlu'na ithafen, günün anlamını belirten bir yazı yazıldı ve grup üyeleri tarafından imzalandı. Bu arada başka gruplar geldi, tanıştık, kim olduğumuz, nereden geldiğimiz ile ilgili kısa sohbetler yapıldı. Kimimiz oturdu sırtını kayalara verdi, kimimiz sırt üstü yattı, gökyüzünü seyre daldı. Biraz dinlendik ve 13,35'te ayrıldık zirveden...




MUHTEŞEM GÖLLER..
Zirvenin doğusundan, kayalık, taşlık tepeden dikkatle inmeye başladık. Amacımız, gölleri tek tek yürüyerek görmek, ziyaret etmek ve sonuncu da yemek molası vermekti.
Geldik, yine kayalık bir uçurumun kenarına. Aşağıda tepsi gibi Karagöl, tüm güzelliği ile bize bakıyordu. Bu noktadan, Karagöl'ü solumuzda bırakıp çok dik, taşlık, kaygan belli belirsiz bir patikadan, kıvrıla kıvrıla, aşağı doğru inmeye başladık.


AYNALI GÖL...
Saat 14;25, pırıl pırıl görüntüsü ile Aynalı göl. Dik ama kolay bir inişle, yanıbaşındayız gölün. Beş dakika mola. Ellerimi yıkamak için göle yaklaşıyorum, kıyı iribaş'larla dolu. Göl su'yu tahminimin aksine çook sıcak. Şaşırıyorum...


ASLAN KANGALLAR...
Aynalı gölün kıyısından, bir uçtan diğer ucuna doğru yürüyoruz. Gölün tepeye uzanan diğer ucuna yaklaştıkça, gür bir köpek sesine, dikkat kesildik. Biraz ilerleyince, oda ne! Yaklaşık 30 m önümüzde aslan edasında, yere uzanmış, ayağa bile kalkmaya tenezül etmeyen bir kangalın, bize ikaz mahiyetinde havladığını gördük. Biz beş kişiyiz, bir kangaldan mı korkacağız diyerek, köpeğe doğru yürümeye devam ettik. Ancak havlayarak ayağa kalkan devasa boyutlardaki kangalla birlikte ürperdik. Hemen, biz beş kişi birbirimize biraz daha yakın durarak, tepeye doğru tırmanmaya başladık. Biz göremiyorduk ama muhtemelen sürüye doğru gidiyorduk. Ve saniyeler içinde, tepeden başka bir kangalın, önce gök gürültülü havlama sesini, sonra bize doğru gelen kendisini gördük. Oda ne ! Kangal'lar üç oldu. Ve üçü birden, havlayarak çevremizi sardılar. Durmadık, birbirimize daha yakın, yürüyoruz. Açıkcası bi hayli tedirgin olduk. Allahtan tepeden sürünün çobanları, sesli komutla köpekleri sakinleştirdiler de, bizde rahatladık. Ama köpekler biz sürüden, dolayısıyla bölgelerinden uzaklaşıncaya kadar, havlayarak bize eşlik ettiler. Bizler biraz tırsmış olarak uzaklaşırken, köpekler için görev tamamdı...


KARAGÖL...
Neyse çayırlık tepeden aşağı, patika yola indik ve çok sürmedi saat 15:00'da solumuzda, Karagöl belirdi. Derinliğinden olsa gerek adı gibi karaydı. Hemen başında, göle girmenin tehlikeli olduğunu işaret eden ikaz levhası vardı. Burada da arka silüette Uludağ bayraklı zirve olmak üzere, fotoğraflar çekildik ve yola devam ettik...


KİLİMLİ GÖL...
Göller birbirlerine çok yakın. Bir süre sonra saat 15;15'de Kilimli göl'e geldik. İlk dikkatimizi çeken çevresinde, bir çok ailenin piknik yaptığıydı. Hatta gölün karşı yakasına baktığımızda, 4-5 çadırın olduğunu gördük. Muhtemelen bir grup kamp yapıyordu. Göle ilk girdiğimiz noktanın biraz ilerisinde, bir çeşme vardı. Hemen buradan önce su içtik, sonra şişelerimizi doldurduk. Su gerçekten buzz gibi ve lezzetliydi. Gölün etrafından yürüyerek, çadırların olduğu bölgeye geldik. Ve yemek molamızı burada verip, biraz dinlendik. Dün geceden beri yollardayız, uykusuz ve yorgunuz. Bazı arkadaşlarımız, yemek üstüne biraz şekerleme yaptı, ama benim ne oturasım nede uzanasım var...


KOŞMAK İSTİYORUM...
Saatler 16;15'i gösteriyor. Yemeğimizi yedik, dinlendik, artık gitme zamanı. Yemek yediğimiz gölün kenarından hemen arkamızda kalan tepeye başladık tırmanmaya. Tırmanışlar, nedense benim için inişlerden, hep daha kolay olmuştur. Koşarkende öyleydi. Şimdide öyle, başını kaldırıp bakınca çok dik gibi görünüyor ama benim içimden, koşarcasına çıkmak geliyor. Böyle parkurlarda, defalarca koşmuştum. Ancak menisküs ameliyatı sonrası, değil koşmak yürümek bile benim için başarı ve tatmin anlamına gelmişti. Halbuki bugünkü parkur, çok fazla iniş çıkış içermese de, başlangıç seviyeli bir Ultramaraton koşusu için ne kadarda ideal...

Çıktık tepeye, yürüdük bir müddet. Geldik asıl zirveye giden, patika yol ayrımına. Ve biz tabiki Kapı'ya doğru, dönüş yoluna devam ettik. Düz patika yolun sonunda, saatler 18;00'ı gösterirken, solumuzda Küçük Zirve ve biz Kapı'dayız. Yine 3-5 dakikalık bir nefeslenme ve ayaklarımızın altındaki manzaranın seyri...


Birden bulutlar ve sis bastırıyor. Görüş mesafesi bi hayli düşüyor, rüzgarda üşütmeye başladı. Tepeden inerken duruyorum, üzerime uzun kollu bişey giymem gerek...


İndik, düzlükteyiz. 7-8 Atv araçlı insanlarla karşılaşıyoruz, selamlaştık yolumuza devam ediyoruz. Tam burada, çıkarken de yolumuzu şaşırmış, farklı bir noktadan gelmiştik. Şimdide tam olarak nereden inmeliyiz ona bakıyoruz. Bu bir kaybolma değil yanlış anlaşılmasın, bir çok noktadan inebiliriz, aşağıdaki toprak araç yoluna. Sadece gps kayıtlı rotayı takip etmek istiyoruz. Kısa bir tetkikle doğru yolu bulup, iniyoruz çayır aşağı...

Saat 19;35. Arabayı park ettiğimiz noktadayız. Tam 25 km yol yürümüşüz. Hepimiz, mutlu ve yorgunuz....



KAMP ALANIMIZ, ÇOBANKAYA...
Hava kararmak üzere, biraz üşüdük. Biran önce çadırlarımızı kurmak, bişeyler yiyip, yatma düşüncesindeyiz.

Saatler 20;30'u gösterirken çadırlarımızı kurup, ateş için odun topladık. Gecenin karanlığında atıştırmalıklarımızı yerken, çadırların arasından gelen homurtuya, ışıklarımızı tuttuğumuzda, 2-3 domuzun bizden önceki piknikçilerin atıklarını, karıştırdıklarını gördük. Bir iki kovalasak ta baktık ki bu domuzlar o kadar evcilleşmiş ki, atıkları yemeden gitmeye, hiç niyetleri yok. Bizde onları kendi hallerine bıraktık...

Saat 22;00. Çok yorgunuz, yatmak üzere çadırlarımıza çekiliyoruz...


2. GÜN; 05.08.2018
Saat 07;00. Çok iyi uyumuştum. Çadır ve uyku tulumum, yazlık tip olmasına rağmen, gece hiç üşümediğim gibi birazda terlemiştim. Hemen şişirilebilir matımın havasını indirip katladım, uyku tulumumu ve çadırımı topladım. Erkenden bir arkadaşımız kalkmış çay suyunu koymuştu. Gerçi ben çay içmediğim için sıcak su olmuş, olmamış pek önemli değildi. Ama diğer arkadaşlarım için önemliydi.

Herkes kalktı, kahvaltı yapıldı, bütün çöp ve atıklarımızı topladık ve saat 09;30'da kamp alanımızdan ayrıldık...

ÇÖPLERİMİZİ DOĞADA BIRAKMAYALIM, BIRAKANLARI UYARALIM, İHBAR EDELİM....
Ülkemin güzel insanlarının; oluşturdukları kendi çöplerini, olduğu yere atmadan, saçmadan, giderken toplayıp yanlarına alması ve çöp toplama noktalarına bırakması konusu üzerinde, eğitime ihtiyaç duydukları bir gerçek. Bunu daha öncede defalarca dile getirmiştim. Ve aynı zamanda bence, cezai yaptırım ve kontroller üzerine de ciddi çalışmalar yapılmalıdır. Bunu da her fırsatta dile getirmeye çalıştım. Bilmiyorum bu konuda, başka ne yapabilirim. Sadece ilgili makamlara yaptırımlar için sürekli önerilerde ve ihbarlarda bulunmanın, her çevreci ve doğaseverin görevi olduğunu, hatırlatmaktan başka....
 


TELEFERİK...
Saat 09;50. Araçla kamp alanımıza çok yakın olan, Kurbağakaya Teleferik istasyonuna geldik. Program gereği, Bursa'da küçük bir gezinti yapıp döneceğiz. Biletlerimizi aldık ve bindik teleferik'e. Hem sohbet ediyoruz, hemde ayaklarımızın altındaki, eşsiz güzellikteki göknar ormanlarını, seyre dalıyoruz. Sarıalan istasyonunda aktarma yapıyoruz. Aşağı doğru indikçe göknarlar yerini, kayınlara, kestane ve kızılçamlara bırakıyor. Sarıalan mevki bir piknik alanı. Bugün pazar ve yukarıdan bakınca, şehirden kaçan bir çok insanın, soluğu burada aldığını görüyoruz. Yere yatıp uzananlar, yürüyüş yapanlar, koşturan çocuklar, dumanı tüten ateşler, kurulan masalar ve yenilen yemekler....
Saat 10;35. Teferrüç istasyonunda iniyoruz...

YEŞİLDEN BETON BURSA'YA...
Bursa'dayız. Yürüyerek eski Işıklar Askeri Lisesinin yanından Setbaşı'na iniyoruz. Buradan bir arkadaşımızın çok bahsettiği, üzerinde dükkanlar olan Irgandı köprüsüne gittik. Arkasından şehrin çarşılarını ve Kozahan'ı gezdik. Kozahan'da, buz gibi maden sularımızı içip, sağa sola bakınarak yürüdük. İlginç olan yeşil Bursa'dan eser yoktu. Sıcağı insanın yüzüne yüzüne vuran, betonların arasında dolaşıp durduk. Ve iskender yemeden gitmek olmaz deyip girdik Bursa'nın en meşhur iskenderci'sine. Ve indirdik iskenderleri mideye...

VİP ARAPLAR...
Saat 13;45. Teleferikle, Uludağ'a dönüş başladı.
Bu sefer, teleferiğe hemen binmek, öyle kolay olmadı. Onlarca kişiden oluşan sıra, meraklı gözler ve ter kokusu. Sağolsun arap kardeşlerimiz, çoluk çocuk demeden, cümbür cemaat çöl sıcaklarından kaçıp Uludağ'ın serinliklerine sığınmak üzere ülkemizi şereflendirmişler. Hemde VİP hizmetin en alasını alarak....

 DÖNÜŞ...
Saat 14:30. Aracımızı bıraktığımız yerdeyiz, Teleferik Kurbağakaya. Hemen atlıyoruz arabamıza ve başlasın dönüş. Uludağ'dan ayrılmadan son kez soğuk sularından içip, şişelerimizi dolduruyoruz. Başlasın yolculuk. Daha arabaya biner binmez, gözlerim kapanıyor. Zihnim iki gündür çok yorgun, Bir arkadaşımızın ortaya attığı trafik levhası hakkındaki bir soru ile tekrar zihnen uyanıyorum...



GÖLYAZI, ULUABAT GÖLÜ...
Saat 16;05. Gölyazı'dayız. Burası Bursa Nilüfer Belediyesine bağlı bir belde. Uluabat gölünün tam kenarında. Şehir içindeki yol çalışmaları nedeniyle, şehir merkezine araçla giremiyorsunuz. Zorunlu olarak aracınızı, şehrin girişindeki otoparklara, bırakıyorsunuz. Bizde öyle yaptık. Ve yürümeye başladık. İlk olarak şehrin girişinde, şimdilerde kültürevi olarak kullanılan, eski kilise Aziz Pantelemıon kilisesini gezdik, fotoğraflar çekildik. Şehir merkezine gelinceye dek, yol kenarındaki satıcılardan karadut suyu içtik, mısır yedik, Osman amcanın sandalı ile kısa bir göl turu yaptık, gölden çıkarılan sazan ve yayın balıklarının satıldığı balıkçı tezgahlarına baktık, çarşıda kısa bir gezinti sonrası, meydandaki çay bahçesinde çay içtik. Ve saatler 17;40'ı gösterirken, aracımızla çoktan uzaklaşmaya başlamıştık şehirden...
 

KAVUN MOLASI...
Saat 20;00. Balıkesir'i bi hayli geride bıraktık, gidiyoruz. Gölyazı'dan aldığımız kavunu, yol kenarında yemeye karar veriyoruz. Güneş tüm kızıllığını gökyüzüne yaymış, vedalaşıyor bizimle. Romantizme bak, gün batımına karşı ellerimizde kavun, höpürdetiyoruz..

VEDALAŞMA VAKTİ...
Saat 21;00. Edremit Entur. Bir gün önce, gece yarısını saatler geçe bindiğim araçtan, şimdi gece yarısına saatler kala, vedalaşıp iniyorum. Yarın ne olacağını, olacağımızı bilmeden, ama görüşmek üzere iyi dileklerimizle...

SON SÖZ;
Uludağ Zirve yürüyüşü, benim için çok anlamlıydı. Çünkü ben bu dağlara, hep görev için başkalarının sorumluluğu üzerimde, geldim. Şimdi ise tamamen özgürce ve sadece kendim için. Parkur insanın içini dışına çıkaran, iç dünyasına, haleti ruhuna durmadan değişimler yaşatan, insanda veya en azından bende diyelim bazen koşmak, bazen uçmak hissiyatı yaşatan bir parkur oldu. Bu parkuru yürürken kendimle hesaplaştım, gel-gitler, hezeyanlar yaşadım. Hatta hiç gitmemek, burada kalmak, burada toprak olmak istedim....

Zirve yürüyüşü, kamp ve kültürel etkinlik içeren komplike bu parkuru değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)

26 Haziran 2018 Salı

CUNDA MADEN ADASI YÜRÜYÜŞ VE DENİZ ETKİNLİĞİ (23.06.2018)



CUNDA MADEN ADASI YÜRÜYÜŞ VE DENİZ ETKİNLİĞİ (23.06.2018)

Yarın ülkemiz için genel seçim var. Bizde KDSG olarak, bugün kısa bir yürüyüş ve maden adasında denize girmek üzere bir araya gelmeye karar verdik.
Ben Akçay'dan 13;45 gibi Ayvalık'a doğru yola çıktım. Buluşma yerimiz saat 14;45'te Ayvalık Batı Büfe bölgesiydi. Belirlenen saatten 10 dakika erken geldim, buluşma yerine.
Benden sonra ilk gelen Cem ve Erhan beyle birlikte, diğer arkadaşları beklemeye başladık. Hava yakıcı ama benim için rahatsız etmeyen bir sıcaklıktaydı. Ben sıcağı, daha çok seviyorum galiba. Neyse, Burhaniye ve Gömeç'ten gelen arkadaşlarla birlikte, tam 9 kişi İki araç ile tutturduk, Cunda yolunu.

SU YOLU...
Geçen yıl Edremit'e yerleşmek için geldiğimde, bana Cunda'yı su yolu yapacaksın deseler, asla inanmazdım. Kültürel, sanatsal etkinliklerin yanısıra, KDSG'nin etkinlikleri, Ayvalık ve Cunda adasını, benim için mit olmaktan çıkardı, sanırım. Ama bu Cunda'dan bıktım, anlamında değil tabiki. Aksine, her gelişimde daha çok seviyor, daha çok benimsiyor ve daha çok bağlanıyorum...

MADEN ADASI YOLUNDA...
Cunda'ya girdik ve geçtiğimiz haftalarda Kuyulukoy'a gittiğimiz yoldan girip, Aya Yorgi Beach yanından devam ettik. Arkadaşlarımızın bir kısmı, yarın yapılacak genel seçimlerde görevliydiler. Bu nedenle, yürüyüş bölümünü kısaltmak için maden adası yalancı boğaz bölgesine kadar, araçlarla gidildi. Burada araçları bırakıp, deniz kenarında mayolarımızı giydik, zarar görebilecek elektronik eşyalarımızı su geçirmez kılıf ve poşetlere koyduk ve tek sıra halinde girdik denize, yürümeye başladık karşıya, maden adasına doğru.


YALANCI BOĞAZ...
Burada deniz çok sığ. Su seviyesi, dizlerimize kadar geliyor, zemindeki taşlar çok kaygan. Karşı yaka, yaklaşık 150 m mesafede. En önde rehberimiz Erhan bey olmak üzere, tek sıra halinde, dikkatle yürüyoruz. Maden adasına yaklaşık 20 m kala, su bel hizasına çıkıyor. Burada çantalarımızı omuzlarımıza kaldırıyoruz, ıslanmasın diye. Burayı, Erhan beyin teknesiyle de geçmiştik, daha önce. Yaşanması gereken, unutulmaz, mutluluk verici anlar...


MADEN ADASI...
Adadayız. Islak şortlarımızın üzerine, pantolon ve botlarımızı giyiyoruz. Birazdan çalılık, makilik bir patikadan yürüyerek, yüzeceğimiz koya gideceğiz. Bu arada, Kazdağı Gezginleri Grubu ile karşılaştık. Bizim gideceğimiz koydan, dönüyorlardı. Bu parkurun keşfini, çarşamba günü Erhan beyin rehberliğinde yapmıştı, KAGEZ yöneticileri. Ayak üstü birkaç dakikalık sohbet sonrası, onlar boğazdan dönüşe, biz ise makilik, çalılık patikadan, yüzeceğimiz koya doğru, hareket ettik...



Üzeri çalılık ve maki bitkilerle kaplı, susuz ada. Ayvalık'ın 22 adasından bir tanesi. Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası, rengiyle çölü andıran, üzerinde hiç bir bitkinin olmadığı, kurak bir bölgeye geldik. Çok fantastik bir görünümdü.
Burayı geçince hoop, masmavi deniz ayaklarımızın dibinde...


TUZLUKOY...
Hemen pantolonumu çıkardım, şortum altında hazırdı zaten. Ve deniz.... Yüzdüm, yüzdüm... Açığa yüzdüm, kayalıklara yüzdüm, daldım, merak içinde bana gelip, vücudumdaki ölü derileri tırtıklamaya çalışan, korkusuz küçük balıklarla tanıştım, kayaların, oyukların arasında kaçışan çeşit çeşit balıkları takip ettim...
Deniz, yine aldı beni içine, bırakmıyor. Çok susadım, ama çıkasım yok. Kendimi ikna ettim, çıktım kıyıya. Dudaklarım ve ağzımın içi tuzdan yanıyordu, adeta. Kana kana su içtim ve bir daha deniz....
Denizde bir hayli kalmıştım. Farkında olmadan, ara ara 1,5 litre su içmiştim ama dudaklarımın içi hala tuzdan yanıyordu. Bu koyun adı nedir? bilmiyorum ama adı, "Tuzlukoy" olmalıydı bence...


VE DÖNÜŞ... BIRAKIN BENİ DENİZLERE...
Güne geç başlamıştık, günler uzun olmasına rağmen, vakit bi hayli ilerlemişti. Toplandık, dönüyoruz. Geldik yine "yalancı boğaza." Burada çok kısada olsa, birkez daha denize girdik... Deniz ayakkabım ayağımdan çıktı, bir süre ayakkabıyı aradım, daldım çıktım sonunda buldum... Arkadaşlarımızın bir kısmı denizden yürüyerek karşıya geçmeye başlamışlardı bile.
Çantalar sırtımızda, denizin içinde yürüyoruz; hiç bitmesini istemediğiniz, çok keyifli bir deniz içi yürüyüşü... Kıyıya geldiğimizde çantaları bir tarafa bırakıp tekrar dalıyoruz denize. Çıkmak istemiyorum denizden, bugün deniz bir başka, hava bir başka, sarhoş gibiyim. Deniz beni çarptı galiba, çok mutluyum... Erhan beyin, gitme vakti anonsu ile içimden "yarın tekrar sana geleceğim" diyerek, vedalaşıp çıktım denizden...



KAMP ALANIMIZIN GÖRÜLMESİ...
Bindik araçlara, toprak bozuk yollardan, eşsiz pateriça koyunun güzelliklerini izleyerek ve sohbetle gitmeye başladık. Erhan bey, KDSG'nin geçmiş yıllarda kamp yaptığı ve bu yılda yapılacak bölgeyi göstermek istedi. Gittik ve deniz kenarındaki, muhteşem gün batımı ile mest olduk. Bol bol fotoğraf çektik. Harika bir yerdi, burada yapılacak kamp etkinliğini iple çekiyor olacağım...



GİDENLERLE VEDA, KALANLARLA CENNETTEPE...
Saatler 20;00'ı gösterirken, Ayvalık'tayız. Burada, bir grup arkadaşlarımızla vedalaşıp, ayrıldık. Ancak Erhan beyin teklifi ile Burak bey, Muharrem bey, Banu hanım ve ben, Ayvalık'ta "Cennettepesi" denilen yere gittik...

Bir düşünün; bir kaç saat önce yürüdüğünüz adaları, yüzdüğünüz koyları, günbatımının kızılıyla boyanmış olarak, kuşbakışı seyrediyorsunuz. Arka sıralarda Maden adası, sol tarafta küçücük görünen Tavuk adası, sağ tarafta Yumurta adası, Cunda ile Lale adasını birbirine bağlayan ilk boğaz köprüsü, akşamın alaca karanlığında ışık oyunları ile size göz kırpan Ayvalık'tan Lale adasına uzanan kemerli köprü, Ayvalık sahili....
Muhteşem bir manzara. Manzaranın, güzelliğine güzelllik katan ise batmaya çalışan, "gündüz bakmayın yakarım gözlerinizi, şimdi bakın özleyin bendenizi" dercesine, tüm kızıllığıyla yeri göğü yakan, bir zamanların tanrısı Güneşti tabiki...
Bu manzara, yaşanmadan nasıl anlatılır, bilmiyorum...

Saatler 22;30'u gösterirken, Akçay'da evimdeydim. Duşumu alıp yatağıma uzandığımda, halâ zihnim, geçirdiğim muhteşem bu günün mutluluğunu, hazmetmeye çalışıyordu...

SON SÖZ;
Lafı uzatmadan, bu muhteşem günü beraber yaşadığım değerli arkadaşlarım, Erhan, Burak, Suat, Muharrem, Cem beyler ile Songül, Banu ve Özgün hanıma çook teşekkür ediyorum...

Eğer istenirse 10-12 km.lik bir yürüyüş parkuru ile de zengileştirilebilir olan, yüzme ağırlıklı, adalar arası fantastik deniz içi yürüyüşü içeren bu etkinliği değerlendirme puanım;10/10

(Murat Turan-Akçay 2018)

ARITAŞI KÖYÜ-MANASTIR VADİSİ (17.06.2018)



ARITAŞI KÖYÜ-MANASTIR VADİSİ (17.06.2018)

Bugün hem Ramazan bayramının üçüncü günü, hemde Babalar günü. Biz iki ayrı önemi olan böyle bir günde, Kazdağlarına atacağız kendimizi. Şahsen ben bugünü kendime bayram ve babalar günü hediyesi olarak verdim...

Ayvalıktan gelen Erhan ve Sait bey beni saat 07:58'de Yasa Avm önünden aldılar ve durmadan Altınoluk tarafına doğru, devam ettik. Dediğim gibi bugün farklı iki öneme sahip bir gün olması nedeniyle, katılım azdı. KDS Grup arkadaşlarımızın bir kısmı şehir dışındaydı, bir kısmının ise misafiri vardı. Ve biz bugün toplamda, üç kişiydik...

OKSİJENİ BİLMEM AMA YAŞAMAK İÇİN ÇAY ŞARTTIR...
Çok kısa bir süre sonra Altınoluk'a gelmeden Avcılar, Arıtaşı köyü yönüne dönüyoruz. Avcılar köyünün içinden geçerken, solumuzdaki kahvehanenin duvarındaki yazı, dikkatimizi çekiyor. " Oksijeni bilmem ama yaşamak için çay şarttır." Allah'ım, bizim insanımızın filozofik espiri anlayışına hayranım. Gülüyoruz, hiç durmadan devam ediyoruz. Ve saatler 08;20'yi gösterirken, Arıtaşı köyündeyiz.


BEKLE BİZİ DAĞLAR...
Aracımızı müsait bir yere park edip, başladık Kazdağlarının içine doğru yürümeye.
Erhan beyin planlamasına göre, Fındıklı çayı boyunca, Manastır Vadisi içlerine kadar yürüyüp, döneceğiz. Daha yürüyüşümüzün ilk dakikalarından itibaren, sürekli yağan yağmur, bizi hiç yanlız bırakmadı. Yürüdüğümüz yol, bildiğimiz az kullanılan, orman toprak yollardan birisiydi. Sürekli bir tatlı tırmanış içindeydik. Bir süre sonra, karşımızda ve sağımızda yükselen sisler içinde, çizik çizik görünen yağmur damlaları arasından devasa büyüklükte, dik, yekpare kaya duvarların yükseldiğini gördük. Her tarafımızdan, cins cins orman ağaçları yükseliyordu.


EYVAH! DERE YATAKLARI KURUMUŞ...
Yürüyüşümüzün ilk kilometrelerinde, kimi zaman sağımızda, kimi zaman solumuzda kalan, fındıklı çay yatağının kurumuş olduğunu görüp, önce hüzünlendik. Çünkü, buz gibi büvetlerde yüzmek için mayolarımızı yanımıza almıştık. Ama ilerledikçe, dere yatağında cılızda olsa, bir suyun aktığını gördük. Acaba dedik. Yok hayır, biraz daha ilerleyince, su yine kaybolmuştu. Ama olsun, parkur olabildiğince bakir ve görseli yüksekti.


Erhan bey önde yürüyordu, birden durdu ve fotoğraf makinasını çıkardı. Dikkatle, bir şeyi fotoğraflamaya çalışıyordu. Yanına geldik sessizce ve birde baktık ki, sararmış yaprak ve taşlar arasında, yavru bir yılan... Zehirli bir cinse benziyordu, çok sürmedi yılanın şaşkınlığı, bir kaç poz verdikten sonra, akıp gitti taşların arasından....



Dere yatağında, su bir ortaya çıkıyor bir kayboluyordu. Ama ilginçtir, çok cılız akan sulardan oluşan, öyle büvetler gördükki; buradamı girsek, şuradamı girsek demeye başladık. Ve bir tanesini, dönüşte yüzmek üzere gözümüze kestirip, yolumuza devam ettik.



Yaklaşık 9 km yürümüştük. Önümüzde yol bitmişti ve dere yatağı üstünün kırılmış, çökmüş beton bir yol ile kapatıldığını gördük. Biraz endişe ederek, iki tarafı yüksek kayalıklarla kaplı, dehlizvari dere yatağına girdik. Biraz daha ilerleyince, burasının muhtemelen geçmişte, madenciler tarafından dere yatağının üstüne yapılmış olan, yol olduğunu gördük. Karşımıza, vahşi bir hayvan çıksa veya ani bir sel baskını olsa, kurtulma şansımızın sıfır olduğunu söylemek, abartı olmazdı sanırım...

Döndük, geldiğimiz yoldan geriye. Yağmur çok şiddetlenmişti. Bir süre, şemsiye gibi kollarını açmış, çınar ağaçlarının altına sığındık. Yağmur şiddetini azaltınca, tekrar yürümeye başladık. Yüzmek için gözümüze kestirdiğimiz büvet'e, yaklaşıyorduk. Önce yağmur hafifledi, sonra güneş yüzünü gösterdi...



YAĞMURDAN BİZE, ATEŞ YAKMA VE YÜZME MÜSAADESİ...
Saat 12;30. Büvet'in yanına geldiğimizde, yağmur tamamen durmuş, güneş ısıtmaya başlamıştı. Hemen bir küçük ateş yakıldı, çay demlendi. Giydik mayolarımızı, daldık büvetin buz gibi sularına... Su gerçekten çok soğuktu ama, Ayazma şelalesinden sonra, burayada soğuktu diyesim yok açıkçası...
Yinede üşüdük, sokulduk ateşin yanına. Bir yandan sohbet, bir yandan birşeyler atıştırma derken, saat 13;25'de kalktık. Gök gürlüyor. Yağmur geliyor yine.


Ve gök gürültülü, müthiş bir sağanak ... Hemen cep telefonlarını kapattık, yıldırım tehlikesine karşı. Üzerimizde yağmurluklar vardı ama, pantolonun diz altı, botlar ve çoraplar sırılsıklam olmuştu. Hava sıcaktı, rüzgar yoktu ve üşümüyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse, benim için çok keyifli bir yürüyüş oluyordu...



Saat 15;00. Geldik Arıtaşı köyünün, kazdağlarına açılan kapısı; bağlık bahçelik girişine. Yağmur hafiflemişti. Bahçenin birinin yanından geçerken, üzeri meyve ile dolu, dalları yola taşmış mürdüm eriği ağacından, aldık göz hakkı bire tane meyve. 50-100 m sonra, sağımızda dalları dut dolu ağacı görünce, gözümüz döndü birden. Yahu bir meyve, bu kadar mı lezzetli olur. Çarşıdan aldıklarımız, bu kadar tatlı ve leziz değiller. Aklımızda Özgün hanım ve Suat bey olmak üzere, yine karnımız ağrıyıncaya kadar yedik. Ben taman artık deyip, kolumu dallardan aşağı indirip, biraz ileriye bakınca, ne göreyim. Bugün bizimle ilk kez yürüyüşe gelen Sait bey, çökmüş bir malta eriği ağacının tepesine. Eh ! bizde baktık tabiki, malta eriğinin tadına, yetmedi birde elmaları test ettik. Armutları ise elimizle yokladık, ham olduğunu bildiğimizden, nefsimize hakim olup koparmadık...

Ayrıldık bahçelerden, köye doğru daha 15-20 adım atmıştıkki yağmur şıp diye, kesiliverdi. Girdik köye. Dağlarda, sabahtan beri yağmur yağarken, köye tabiri caizse, teğet geçmişti...

Saatler 15;15'i gösterirken, arabayı park ettiğimiz yere geldik. Buradaki dut ağaçlarınında hatırını sorup, bindik aracımıza. Toplam 18,5 km yol yürümüştük...

SON SÖZ;
Çok özel bir günde, Kazdağlarının bambaşka bir yerini, yağmur altında arşınlama, büvetlerinde yüzme mutluluğunu yaşadığım bugünde; rehberimiz Erhan bey başta olmak üzere, Sait beye çok teşekkür ederim...

Yürüme yolu olarak son derece kolay, doğası ve süprizli zümrüt yeşili büvet'leriyle bu parkuru değerlendirme puanım;10/8

(Murat Turan-Akçay 2018)