ŞİRAN TOMARA ŞELALESİ VE ÇAKIRKAYA KİLİSESİ (07.10.2018)
Dün hem gönlümü, hemde gözümü doyuran Artabel Buzul Göller bölgesini arşınlamıştım. Yorgunmuyum, değilim. Değdi mi? Çook...
Ama bugün, kültürel ağırlıklı gezi yapmak niyetindeyim. Ziraat Mühendisi Necdet İlhan'ın teklif ve planlaması ile Tomara Şelalesine gideceğiz. Niyet böyleydi ama ben; "Yolumuz üzerinde gezebileceğimiz daha neler var?" dediğimde, Necdet "Çakırkaya Kilisesinden" bahsetmez mi. İçim kıpır kıpır oluyor, heyecanlanıyorum. Günümüz güzel geçecek anlaşılan...

Saatler 11;00'ı gösterirken, düşüyoruz Şiran yoluna. Şiran, Gümüşhane'nin küçük ama şirin ilçelerinden biridir. İlçede küçük çaplı boya ve strafor gibi fabrikalar olmasına rağmen, elma başta olmak üzere meyvecilik, tarım, hayvancılık ile süt üretimi en önde gelen geçim kaynaklarıdır...
Hava bugünde çok güzel. Gökyüzü açık ve olabildiğince mavi. Güneş ruhumuzu ısıtıyor ve biz sohbetimizle, geçmiş yılları deşeleyip duruyoruz. Necdet'le arkadaşlığımız eski yıllara dayanıyor. Ve haliyle konuşacak çok şey var...

Şiran Kelkit'e çok yakın. Yaklaşık 30 km. Çilhoroz dağlarını aşınca hoop Şiran'dasın. Şehir merkezine girmiyor, çevre yolundan direkt devam ediyoruz. Çok geçmeden bir kaç km sonra, soldan Sarıca köy yoluna giriyoruz. Etraf tamamiyle tarım arazisi. Buralarda bu mevsimde, ürünlerin hasadı çoktan yapılmış durumda. Ama patates tarlalarında hasat hala devam ediyor, şeker pancarının ise biraz daha zamanı var...
Yol dar, ancak daha yeni asfalt yapılmış. Sarıca köyünü teğet geçip, işte bu yağ gibi yolda 2004 model cefakar, her işe koşturulan, çilekeş aracımızı bağırtarak basıyoruz gaza... Açılın yoldan biz geliyoruz. Yollar bom boş. Otobanda ilerliyoruz sanki. Yavaş ol! Necdet. Sakin... Tadını çıkaralım, çevremizdeki güzelliklerin...
Çakırkaya köyüne yaklaşıyoruz. Biraz ileride yolun kenarında, biri kadın iki kişi yürüyor. Arabanın sesini duyunca, geriye dönüp bakınıyorlar. Daha onlar el kaldırmadan, Necdet zınk diye duruyor yanlarında. "Hadi atlayın" diyor. Yaşlı iki yolcumuz, yüzlerinde tebessüm ve minnettarlık ifadesi ile hemen biniyorlar, aracın arka koltuklarına. Selamlaşıyoruz. Önce, yolcularımız onları aldığımız için bizlere minnettarlık içeren, bir kaç söz söylüyorlar. Sonra biz onlara soruyoruz.
- Nereye gidiyorsunuz! diye.
- Çakırkaya köyüne! diyor adam.
Yolumuzun üzerinde bir köy. Necdet,
- Bizde oraya gidiyoruz, diyor. Adamın yüzü daha bir gülüyor. Ve başlıyor sakin ama şaşkın bir ifade ile anlatmaya; "Kırsala kuşburnu toplamaya çıkmışlarda, bütün kuşburnuların toplanmış olduklarını görmüşlerde, elleri boş dönmek zorunda kalmışlarda...." Ama daha konuşması bitmeden, geldik Çakırkaya köyüne. İçtenlikle teşekkür edip, "Uğurlar olsun" diyerek, indiler arabadan...



ÇAKIRKAYA KİLİSESİ...
Bizimde ilk durağımız burasıydı, aslında. Köyün hemen girişinde, sağ tarafta bir kayalık vardı. Yolun kenarındada, "Çakırkaya Kilisesi" yazan küçük bir levha...
Yekpare, dağ gibi bir kaya kütlesi uzanıyor, önümüzdeki tepecikte. İniyoruz arabadan. İlk girişte çokta büyük olmayan, düzayak bir mağara karşılıyor bizi. Bakınıyor çıkıyoruz, hemen. Kaya kütlesi boyunca tepeye kadar uzanan, toprak rampa bir yol var. Yaklaşık 100 metre yürüyoruz, toprak yolun bittiği yere kadar. Kaya kütlesinin karşısına geçip, yaklaşık 3-5 m uzağında, cephesinde duruyoruz. Ve başımızı kaldırıp, yukarı doğru bakınıyoruz. Bu mesafeden bir kaç pencere, boşluk ve kapı girişinden başka birşey göremiyoruz. Ama ben kilisenin içinden önce, dışını ve çevresini görmek istiyorum. Tırmanıyorum, dört ayağımla kaya çıkıntılarına yapışarak yukarı. Koca bir kayalık dağ kütlesinden başka birşey göremiyor, iniyorum aşağı...


İlk galerinin önünde, 9-10 basamaklı ahşap bir merdiven var. Beklemiyor, hemen tırmanıyorum ilk kapıya. Kemerli bir giriş karşılıyor bizi. Ve bir kaç adım ileride, küçük bir oda. Hangi maksatla kullanıldığını bilemiyorum. Kendi kendimize, çıkarımlarda bulunuyoruz, sadece...




Buradan iniyoruz ve biraz aşağıdan, bu sefer merdivenleri olmayan, dağcılık tekniği ile tırmanarak çıktığımız, ikinci bir bölmeye giriyoruz. Girer girmez, ağzımız açık kalıyor... Bu şakınlığımızın nedeni, hem yapının muhteşem görüntüsünden, hemde duvarlarının koca koca yazılarla kirletilmesinden kaynaklanıyordu. Ama durun biraz, asıl şoka şimdi giriyoruz. Tavandan aşağı doğru sarkan dikitlere, bir anlam yüklemeye çalışırken, Necdet kardeşimiz; "bunların birer taşıyıcı sütun olduğunu, insanlar tarafından tahrip edilip, bir kısmının buradan götürülmüş olabileceğini" söyleyince, nutkum alınıyor. Söyleyecek kelime bulamıyorum...
Yapı söylentiye göre kayaların "murçla" oyulup, şekillendirilmesiyle yapılmış. İkinci bölüm, birinci bölüme göre çok daha büyük ve muhtemelen ibadet yapılan yerde burası olmalı.
Gerek araziye hakim yükseltideki konumu ile gerekse yapılış şekli, işçiliği ve ihtişamı ile beni çok etkiliyor burası. Ve tabiki tahrip edilmesi ve sahiplenilmemeside, bir o kadar üzüyor ...

TANITIM YOK, SAHİBİ HİÇ YOK...
Böyle bir tarihi yapı var ama burası ile ilgili hiçbir tanıtım panosu yok. İnsan burayı görünce, heyecanlanıyor ve haliyle de meraklanıyor. Yani şimdi bizim yaptığımız gibi boş boş bakmak istemiyor. Hangi yüzyılda hangi teknikle yapılmış, hangi milletler yaşamış, yapının hangi bölümü hangi maksatla kullanılmış, vs.vs... Maalesef hiç bir sorunun cevabı yok. Çünkü tanıtıcı levha yok, pano yok. Yok oğlu yok...Yani buraya gelenler, kendi kendilerine yorum yapıp çıkarımlarda bulunacaklar; "Vay ne güzelmiş, acaba bu ne? Şu ne? " gibi akıllarında bir çok soruyla, buradan ayrılacaklar... Ama en mühimi de önemli bir kültür mirası-varlığı olan bu yapının, restorasyonundan vazgeçtim "korunmasının sağlanması" olmalı bence. Sütunların buhar olup uçması, akıl alır şey değil. Umarım bu yazımı yetkili ve duyarlı birileri okurda, gerekli girişimlerde bulunurlar...
Saatler 12;30'u gösterirken, ayrılıyoruz Çakırkaya Kilisesinden. Şimdi istikamet, yaklaşık 7 km ilerimizdeki, "Tomara Şelalesi."


TOMARA ŞELALESİ...
Asfalt yolun sonuna geliyoruz. Solumuzda berrak sularıyla akan, Kelkit Çayı var. Üzerindeki köprüden, karşıya geçiyoruz. Buradan itibaren yollar kırmızı. Evet yanlış duymadınız. Şelaleye kadar yolumuz, kırmızı parke taşı ile döşenmiş durumda. Çok hoş duruyor açıkçası. Hangi akılla yapılmış bilmem ama özel bir yere gidiyormuşsunuz hissi veriyor...

Ve kapıdayız. Burasıda, Tabiat Parkı statüsünde. Girişler ücretli. Giriyoruz içeri. Otopark bi hayli dolu. İçeride restoran ve piknik yerleri var. Bugün pazar, pikniğe gelenler olmalı. İlk intiba, çevre düzenlemesinin çok iyi yapılmış olduğu. İniyoruz önümüzden gelen, su sesine doğru.


İlk gördüğüm şey, şelaleden gelen suyun kenarındaki, kamelyalar oluyor. Bir kaçında, dumanı üzerinde mangal keyfi yapanları görüyoruz. İnsanlar burada, piknik yapmayı seviyor olmalı. Şelalenin oluşturduğu derenin suyu berrak, ama az geliyor bana. Eh! Ekim ayında olduğumuzu düşünürsek, normal bir durumdu bu. Yürüyor, ahşap bir köprüden geçiyoruz. Her çeşidinden bolca ağaçların görselliği, gözümüzü okşuyor. Yemyeşil bir vadi ve ak köpüklü suların yanından tırmanıyoruz...




Yürüme yolları ahşap çitlerle akarsu yatağından ayrılmış, ahşap köprülerle geçiş, merdivenlerle çıkışlar yapılmış. Solumuzdan yukarı doğru çıkan taş merdivenlerin başında "Seyir Terası" yazıyor. Ama biz suyun yanından ayrılmıyor, önce ahşap bir köprüden geçiyor ve sonrasında ahşap merdivenlerden, seyir maksatlı bir kamelyaya çıkıyoruz. Kamelya şelaleyi hafif çaprazdan, ama bence yeterli bir açı ile görüyor. Fotoğraflar çekilip, ayrılıyoruz buradan. Şimdi tam karşımızda duran, şelaleyide tam cepheden gören "Cam Terasa" gitmeliyiz...





Geldiğimiz ahşap yoldan inip, köprünün karşısına geçiyoruz. Biraz yürüdükten sonra, tam 97 basamak olarak saydığım taş merdivenlerden tırmanıp, camdan yapılma "Seyir Terasına" geliyoruz. Burası da harika. Bir ara, "suyun coşarcasına şelaleden döküldüğünü ve sıçrayan su damlacıklarının yüzüme gözüme çarptığını" hayal ediyorum. Niyeyse, bunu hissettim bir an...
Cam terasın yanından, şelalenin yanına kadar inen merdivenlerde var. İsteyenler aşağı inip, manzaranın keyfini burada yaşıyor, fotoğraf çekiliyorlar. Bizde öyle yaptık, tabiki...



Tomara Şelalesini, çok beğendim. Çok bakımlı ve olaya ciddi yaklaşılmış. Hafta sonu zaman geçirilebilecek, nezih bir yer olmuş bence.
Yolunuz düşerse bu taraflara, bir çay bir kahve molası vererek, hoş vakit geçirebileceğiniz bir yer olduğunu unutmayın...
Saatler 13;30'u gösterirken ayrılıyoruz, Tomara'dan... Dönüşte, Necdet kardeşimizin mesleği hasebiyle tanışıp, çok güzel dostluklar kurduğu, bir köy evine misafir oluyoruz. Seviyeli ve bilgilendirici, çok güzel sohbetler ediyoruz. Bırakmıyorlar hemen. Güler yüzle ve içtenlikle ne varsa önümüze koyuyorlar...
Veda vakti... Bizi arabamıza kadar bindirip, sıcak samimi tebessümlerle uğurluyorlar...
SON SÖZ...
Bugün memleketimin, önemli kültürel miraslarından Çakırkaya Kilisesini ve doğa harikası Tomara Şelalesini gezdim, gördüm. Bunun için bana rehberlik ve yol arkadaşlığı yapan Necdet İlhan'a çook teşekkür ediyorum...




NOT; Yön levhalarını gösteren fotoğraflar, Kelkit dörtyol kavşağında çekilmiştir.
ÖNERİ...
Yolu bu tarafa düşenler için aşağıda sıralayacağım yerleri de planlamalarına almaları, yapacakları kültürel gezi ve doğa yürüyüşlerini daha zengin ve anlamlı hale getirebilir.
Gümüşhane'de; Santa Harabeleri, Limni Gölü, Krom Vadisi, Kov Kalesi, Zigana Kayak Merkezi.
Kelkit'te; Satala Antik Kent kalıntıları, Balohor Kanyonu, Ağalık ve Çimenli Yaylaları.
Şiran'da; Tomara Şelalesi, Çakırkaya Kilisesi, Firdevs Hatun Türbesi, Mumya Kalesi.
Torul'da; Karaca mağarası, İmera Manastırı, Artabel Buzul Gölleri.
Kürtün'de; Örümcek Ormanları Tabiat Parkı, Kadırga Yaylası, Kürtün Kalesi, Kürtün Barajı.
Köse'de; Salyazı Göleti, görülmeye değer yerlerdir.
Yinede şunu söylemeliyim ki bu yazılarımda gördüğüm ve tavsiye ettiğim yerler, sadece benim bakış açımı ve duygularımı yansıtmaktadır. Benim için güzel olan, sizler için kötü olabilir. Sizler kendi istekleriniz doğrultusunda, çok yönlü bir araştırma ile yola çıkmalısınız...
Murat Turan (07.10.2018- Kelkit )








































