
ADALARDAN DAĞLARA (16-17.01.2019)
16.01.2019 Çarşamba. ADA'DA NERGİS PEŞİNDE...
Arabadayım, kızımı okuldan aldım eve gidiyorum. Evin sokağına girerken telefonum çalıyor. Bakıyorum, Ayvalık'tan Erhan bey. Çiçek adasından Nergis toplamaya davet ediyor. Ama acele etmeli, gün batmadan adaya gidip dönmeliydik... Kabul ediyorum. Kızımda benimle gelecek. Hemen eve uğrayıp, üzerimize daha uygun kıyafetler giyiyor, düşüyoruz Gömeç yollarına...

Saat 16;45. Gömeç, limandayız. Erhan beyi teknenin üzerinde, bizi beklerken görüyorum. Hiç oyalanmadan biniyoruz tekneye, halatlar çözülüyor, çıpa çekiliyor ve çıkıyoruz limandan...Rüzgara karşı, teknenin "pat pat pat" motor sesi ile açılıyoruz derin maviliklere. Karşımızda Ayvalık takım adaları ve batmaya çalışan kızıla boyanmış güneş. Güneş gözlerimizi kör edercesine parlak, ama denize düşen ışıltısı ile güzel mi güzel...


BÖYLE BİR KOKU OLAMAZ...Yaklaşıyoruz Çiçek Ada'sına. Havada uçuşan martılar karşılıyor bizi. Yanaşıyoruz dikkatle, iskelesi olmayan kıyıya. Önce ben iniyor ve kayalara bağlıyorum teknemizi. Arkasından kızım ve Erhan bey. Daha beş adım atmadan, önümüzde yemyeşil nergis tarlasıyla karşılaşıyoruz. İlk bakışta çiçeğini göremiyor, "Eyvah! Bizden önce toplamış olmalılar" diyoruz. Ama dikkatle bakınca "beyaz yakalı, turuncu gülen suratlarla" göz göze geliyoruz... Hemen yanına gidiyor kokluyorum. İşte o an zaman duruyor benim için. Bu kokuda insanı uçuran, derin derin nefes almaya teşvik eden bir şey var sanki. Hissedilen tek şey mutluluk... Daha önceki yazılarımı okuyanlar bilir, ben parfüm kullanmayı sevmem. Bu sevmeyiş, biraz çevreye karşı duyarlılık, birazda doğallığa olan tutkudandı belkide... İşte bu koku tamamen doğaldı. Hemde dünyanın en ünlü parfümlerine değişilmeyecek, miss gibi bir koku...
HER ÇİÇEĞİN BİR HİKAYESİ VARDIR...Her çiçek gibi nergis'inde bir hikayesi vardır. Belki bir çoğumuz biliyoruz bu mitolojik hikayeyi ama bilmeyenler için birde ben anlatmak istiyorum...
" Efsaneye göre dünyanın en yakışıklı ve en güzel erkeği Narkissos'a tüm kızlar, hatta periler bile aşıktır.
Narkissos’a deliler gibi aşık olupta, aşkına karşılık bulamayan perilerden biri Tanrı Zeus’a gider ve ona yalvararak, Narkissos’un cezalandırılmasını ister. Tanrı Zeus, aşkına karşılık bulamayan perinin bu isteğini kabul eder ve “Başkalarını sevmeyen kendisini sevsin” der.
Ve dünyanın en yakışıklı erkeği Narkissos, bir gün su içmek için göle eğildiğinde, suda kendi suretini görür. Suda gördüğü yüze aşık olan Narkissos, sürekli sudaki kendi suretini seyretmeye başlar... Aşkından erir biter ama sudaki suretinin yanından ayrılamaz. Ve birgün göle düşerek boğulur... Narkissos’un bu ölümüne, kendisini seven iyi yürekli periler çok üzülür. Onu sudan çıkarmak için giden periler, su içinde hiç bilmedikleri bir çiçeğin çıktığını görürler. Periler rengiyle, kokusuyla çok beğendikleri bu çiçeğe, Narkissos adını verirler. İşte bugün adını Nergis olarak bildiğimiz bu mis kokulu, beyaz çanaklı turuncu suratlı çiçeğin adının Narkissos’tan geldiği söylenir."
Zamanımız sınırlı, güneş batmak üzere. Kendimizi toparlıyor ve hemen dağılıyoruz adanın içine doğru. Ama görünürde bişey yok. Nergisler bizden önce toplanmış belli. Aranıyoruz. Ve kimisini ben buradayım, benide alın derken, kimini ise yabani zeytin ağaçlarının el-kol girmez dallarının altına sığınmış halde buluyoruz... Bu arada, ayaklarımızın dibinden sağa sola kaçışan tavşan kardeşler, neşemize neşe katıyor. Mutluluk içinde eşlerimize ve sevgili dostlarımız için bir kaç demet Nergis yapıyor, yeter diyoruz...

Ve teknedeyiz, dönüyoruz... Biz mutluyuz, kızım ise kanat takmış mutluluktan uçuyor... Tam gaz, limana doğru gidiyoruz...Bir ara tekneden geriye dönüp baktığımda, bizim adanında diğer adalarla birlikte, güneşin kızılına boyanmış olduğunu görüyorum. Muhteşem bir görüntü... Hava kararmak üzere. Deniz siyahla mavi arası bir renk alırken, biz limana giriyoruz...Demet demet nergisler elimizde, çıkıyoruz yola. Bu mis kokulu nergisleri dostlarla paylaşmadan, eve gitmek yok. Uğruyoruz önce dostlara, tek tek bırakıyoruz kapılarından Narkissos'un çiçeklerini... Ve son demet elimizde, sevgili eşime verilmek üzere, biricik kızımla düşüyoruz evimizin yoluna...
17.01.2019 Perşembe... DAĞLARDA; HANDERE KIRAÇOBA KEŞİF YÜRÜYÜŞÜ...Bugün bizim grubun keşif günü. Dün kızımla nergis peşindeydik, bugün bilinmez patikalarda yürüyeceğiz. Aslında bugünkü yürüyüşe, "Babacım, yarın okula gitmeyeceğim, istersen sen dağlara gidebilirsin" demesi üzerine katılmaya karar veriyorum...
Sabah erkenden kalkıyorum. Buluşma saatimiz biraz erken olacak. Alel acele bişeyler atıştırıyor, çıkıyorum evden. Saat 07;15. İzmir yolu Havran, Edremit sapağında, Entur Termal Tesisleri önündeyim. Hava karanlık ve soğuk. Neyse ki çok beklemiyorum. Geliyor arkadaşlarım ve hiç durmadan Havran'a doğru devam ediyoruz...
ÇORBADA TEK ADRES...Saat 07;35. Havran'dayız. Her zamanki gibi sabah çorbaları burada içilecek. Adres her zamanki adres, Çorbacı İsa. Bizim gurubun yolu ne zaman buradan geçse mutlaka çorbalar burada içilir. Nasıl bir yer derseniz, üç beş masalı salaş bir yer işte...
"Kahvaltının üzerine birde çorbamı içtin" diyenlerinizi duyar gibiyim. Hayır içmedim dostlarım ama içtiğim zamanlardaki lezzetini unutamadığımı söylemeliyim...
TEPELER...Çorba çay derken, düşüyoruz yola. Çok sürmüyor Kalabak köyü'nden geçiyoruz. Tam köyün çıkışında karlı tepeleriyle Eybek, Yalama, At Kayası, Buğdaylı, Sarıkız tepelerini görüyor ve duruyoruz. Bir taraftan şu tepe hangisi, bu tepe hangisiydi diye konuşuyor, bir taraftanda fotoğraflamaya çalışıyoruz, uzaktan uzağa...
Yollar çok buzlu, dikkatle birinci viteste iniyoruz. Edremit'ten gelen Hanlar yoluna çıkan bu yol aslında pek işlek bir yol değil. Dolayısıyla karlar temizlenmemiş, yer yer buzlu ve kaygan...
Hanlardan, aşağı Kalkım yönüne devam ediyor, 3-5 km ilerde köprüden sonra, yolun sağından içeri giriyoruz. Coşkun sularıyla çağıldayan Handere'nin yanında duruyoruz... Saat 08;50. Araçtan iniyor, yürüyüş için malzemelerimizi alıyoruz. Ve daha ilk metrelerden itibaren, rampa yukarı tırmanmaya başlıyoruz...

Yolumuz Karaçam ve dallarında kızıl yapraklı meşe ağaçları ile süslü. Doğada yeşili ve kızılı birbirine çok yakıştırırım ben. Hele birde işin içine beyaz girince, işte o zaman bakmaya doyamazsınız. Tıpkı şimdi olduğu gibi... Yürüdüğümüz yol zaman zaman karlı ve buzlu. Hava çok soğuk, toprak donmuş durumda...
ORTADA SU ŞİŞESİ...Kulağımızda Handere'ye kavuşan minik derelerin sesleri, sürekli bir tırmanışla yürüyoruz. Yolumuz bir karlı, bir toprak yol oluyor. Bu nasıl mı oluyor. Kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Yamaçların kuzeyine bakan tarafa gelince yollar kar kış, sonra dönüyorsunuz kıvrımı, hoop bir bakıyorsunuz bahar yaz... Aklıma lise yıllarımda, arkadaşlarımla kahkahalar içinde sıkça oynadığımız, tekerlemeler geliyor...
"Şu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, ortada su şişesi."
En iyi bildiğimiz tekerlemeyi hızlı hızlı önce birimiz söyler, arkasından "hadi bakalım kim dili dolanmadan söyleyebilecek" derdik. Tabi mutlaka bir yerde dilimiz dolanır, sonra hep beraber basardık kahkahayı... Ne güzel günlerdi... Tek kanallı Tv ve çevirmeli ev telefonlarından başka teknoloji bilmezdik. Radyodan, hop oturup hop kalkarak, çok maç dinlemişliğim vardır. Her hafta, gazetelerin verdiği kültür, sanat ve gençlik dergilerini dört gözle beklerdik... Ya şimdi?..
Saatler ilerledikçe, yaz köşesinde güneş te kendini gösteriyor. Ve güneşle birlikte kuşların ötüşleride başlıyor. İşte şimdi tamam oluyor. Keyifleniyoruz...



Yürüdüğümüz yolun görseli o kadar çok ki. Bazı arkadaşlarımın beklediği bilgisayar ekran görüntülerinden bolca çekiyorum. İster yaz, ister kış, isterse ikisi bir arada. İşte şimdi öyle bir yere geliyoruz ki sanki kıştan yaza adım atarak geçiyorsunuz. Bir taraf kar buz, yollar donmuş takır takır, bir adım ötesi bahar güneş...
ALICI KUŞLAR...Saat 11;00 civarı. Kalabakbaşı köyüne girmeden teğet geçiyor, Karaçamlar arasına dalıyoruz. Hafif rampa yukarı doğru tırmanırken, kulaklarımıza gelen çığlıkvari ses ile duruyoruz, hemen. Başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde, bir çift Şahin'in, tepemizde süzülüp durduğunu görüyoruz. Doğanın içinde, doğanın gerçek sahipleri ile birlikte olmak, mutlu ediyor bizi...
Bu mutluluğu Kenan beyin enerji veren atıştırmalıkları ile ikiye katlıyor, yürümeye devam ediyoruz...

Artık hep inişli, görseli yüksek bir yolda yürüyoruz. Yolumuz yeşil Karaçamlar, turuncu yapraklarıyla Pelit ve Meşe ağaçları ile süsleniyor. Gökyüzü masmavi, güneşin sıcaklığı sırtımızda ve toprakta. Güneşin sıcaklığını içinde hisseden toprak, nefes verircesine salıyor buhar bulutlarını gökyüzüne... Al sana bir mutluluk sebebi daha. Doğanın nefes alıp verdiğine, şahit olmak...
KIRAÇOBA...Kıvrıla kıvrıla iniyoruz. Artık bir vadideyiz. Son kıvrımıda döndüğümüzde orada, uzaklarda yeşiller içinde tablovari, karadeniz esintili Çınaroba köyünü görüyoruz...Köpek sesleri kulaklarımızda. Muhteşem bir tablo. Dört tarafı orman, yemyeşil çayırlar içinde bir köy. Hemen yanı başında berrak suları ile bir dere. Daha ne olsun. Burada insan nasıl mutlu olmaz ki. Sadece manzarası bile, insanın içini coşturmaya yetiyor...

TEK GERÇEK ÖLÜM...Köyün içine girmeyeceğiz, uzaktanda olsa doya doya seyrediyor, fotoğraflar çekiyoruz...
Ve dereden karşıya geçip sağdan, köyün aksi yönünde, ilerlemeye devam ediyoruz. Mutluyuz, köyün ve yürüdüğümüz parkurun güzelliğinden konuşarak yürürken, gözümüz yol kenarındaki bir karaltıya takılıyor. Yaklaşıyoruz, oda ne!... Ölü bir domuz yavrusu... Üzgünüz... Neden ölmüş, nasıl ölmüş bilmiyoruz ama hayat ve ölümün bütün canlılar için gerçek olduğunu, bir kez daha anlıyoruz...



ÇAY MEVZUSU...Saat 12;20. İsimsiz bir çeşme başındayız. Tam dibinde, genç bir çınar ağacı var. Arkasında ise gürül gürül akan, bir dere. Ve güneşin tüm ışığı ve sıcaklığı da burada... Eh! O zaman ne yapıyoruz, yemek molasını burada veriyoruz...
Artık biliyorsunuz, molalarda ilk işimiz, ateş yakmak ve çay suyu koymak oluyor. Bu soğukta sıcacık bir bardak çay içmenin, nasıl keyifli olduğunu bilemezsiniz. Sıcacık bir bardak çay önce ellerinizi ısıtır, sonra da içinizi... Ve çay, koyu sohbetlerinizin tadı-şekeri olur... Çay mevzusu çok derin bir konu, isterseniz şimdilik buna hiç girmeyelim, yoksa işin içinden çıkamayız...
Bugün ne yediğimizden, ne içtiğimizden de bahsetmeyeceğim. Çünkü açıkcası, yazımı okumayı bırakıp, mutfağa koşturmanızdan korkuyorum...
Bu arada Kerem Açıkgöz kardeşim, Suat abinin menemen için yumurtaları nasıl taşıdığını sorduğumda, sen gelince uygulamalı olarak göstereceğini söylediğini, bilmeni isterim...Saat 13;55. Gitmeliyiz. Bugün keşif yürüyüşündeyiz ve bundan sonra bizi neler bekliyor bilemiyoruz...


Tekrar tatlı bir tırmanışla yürümeye başlıyoruz. Güneş hala bizimle, ışıl ışıl. Solumuzda çağıldayan sesi ile köpüklü dereler ve ötüşen kuşlar. Evet bir süre kuş sesleri ile birlikte, masmavi gökyüzüne doğru yürüyoruz...


AYAK İZLERİMİZ...Tırmandıkça toprak yol, beyaza bürünüyor biz ise beyaz karlara ayak izlerimizi bırakarak ilerliyoruz... Tabi karlara tek ayak izini bırakan bizler değildik. Bizden başka bir çok hayvanın, belki dün, belki de bugün hemen önümüzden, bizimle aynı yolu kullandıkları belliydi... Bu izlerden orman ailesinin ne kadar geniş olduğunu görmek mümkündü... Ayı, kurt, tavşan, domuz, karaca ve daha bilmediğimiz bir sürü ayak izleri ile heyecanlandığımızı söylemeliyim...



ÇEŞMELER...Bu arada yol boyunca, o kadar sık çeşme görüyoruz ki. Yazın da bu yolu yürümenin, çok güzel olacağını düşünüyoruz. Olağanüstü doğa görüntüleri bizi bizden alıyor ve buraya yazın mutlaka gelmeliyiz diyoruz...
ÇEKİLİN YOLDAN...Bir ara doğanın büyülü atmosferine dalıyor, önümdeki arkadaşlarımla aramızın açıldığını farketmiyorum. Kendi kendime sahilde geziniyor gibi sallana sallana yürüyorum. İşte tamda bu anda, burnumun dibinden dört domuz ok gibi fırlayıp geçmesin mi. Ne yapacağımı şaşırıyor, sarılıyorum kameraya. Elim ayağım birbirine dolanıyor, zor bela kamerayı açana kadar domuzlar çoktan gidiyor. Ama o da ne! Sağ taraftan dörtnal koşarak gelen ikinci grupla irkiliyor, geri adım atıyorum. İşin ilginç yanı herşey benim önümde oluyor ve diğer arkadaşlarımın hiçbir şeyden haberleri yok... Elim kamerada bir taraftan çekim yapıyor, bir taraftan da bu olayı görmeleri için benden çok öndeki arkadaşlarıma bağırıyorum... İşte ormanın gerçek yüzü. Önce karda ayak izleri, sonra kendileri...

BUGÜN Bİ TARAFIMIZI ÇİZDİRMEZSEK İYİ...Saat 16:00. Yolun sonuna yaklaşıyoruz. Ama bitmedi. Şu izlere bir bakarmısınız. Ne kadar taze. Muhtemelen yanında yavrusu ile bir anne ayı. Hemen önümüz sıra yürüyor onlarda. Umarım domuzlar gibi bu anne ayı ile karşılaşmayız. Yoksa sonumuzu pek düşünemiyorum... Bu mevsimde uyuması gereken ayı, ormanda geziniyorsa, mutlaka açtır ve yiyecek arıyordur...


MUTLULUK YOLU...Yolumuzun sonları, görsel şölene dönüyor. Güneş ışınları altında kızıl meşeler dahada kızarıyor, yeşil çamlar daha bir yeşeriyor ve güneşe inat beyaz rengiyle kar ayaklarımızın altını öpüyor. Bu yol ile ruhumuza dinginlik ve ferahlık geliyor... Bitmesin dediğimiz bir yol oluyor ve Suat beyin deyimiyle burası bizim için "mutluluk yolu" oluyor...

Saat 17;50. Toprak orman yolundan çıkıyor, stabilize bir yola çıkıyoruz. Tam karşımızda coşkun sesi ile Handere karşılıyor bizi. Sağa dönüyor, bir süre Handere'ye paralel yürüyoruz.
Saat 18;00. Ve işte orada arabamız. Yürüyüş bittiğinde güneş çoktan batmış, hava grileşmişti. Güneş olmayınca havanın soğuğunu, içimizde hissediyoruz...
SON SÖZ...Bu günkü yürüyüş, bir keşif yürüyüşüydü. Artık sizinde bildiğiniz gibi keşif yürüyüşleri ne zaman, nerede, ne olacağı belli olmayan yürüyüşlerdi. İşte bugün tamda öyle bir yürüyüş oldu. Gökteki yırtıcılar tepemizde döndü durdu, ormandaki binbir hayvanla burun buruna geldik. Karda yürüdük, çağlayan derelerden geçtik, tablovari manzaralar karşısında dilimiz tutuldu, binbir çeşmenin soğuk sularından içtik ve dere tepe tam 27 km yol arşınladık. Gün boyu çok sevdiğimiz güneşi batırdığımızda, hepimiz çok mutluyduk...
Bu mutluluğu paylaştığım yol arkadaşlarım Erhan beye rehberliği için, Kenan beye enerji veren atıştırmalıklar, Muharrem ve Suat beye ise benimle paylaştıkları yiyecek ve sohbetleri için çook teşekkür ediyorum.
Yürüme mesafesi ile oldukça tatminkar, görseli ile muhteşem, ruhumuza kattığı heyecan ve atraksiyonu ile bu parkuru değerlendirme puanım;10/9
Not: Bu yazıda kullanılan fotoğraflara ait çekimlerin tamamı bana aittir.
Murat Turan - Akçay 2019



























































