
AT KAYASI TIRMANIŞI (17.02.2019)
Nihayet buluşma vakti geldi... Onu ilk Kumluca'dan Eybek Baba'ya tırmanırken görmüştüm. Görmüştüm de bir daha unutamamıştım. İnsan gönlünü bir kayalığa kaptırır mı! Kaptırır arkadaş! Hemde öyle bir kaptırır ki bazen onu düşünmekten uykuları bile kaçar. Adını duyunca sevince boğulur heyecandan ne yapacağını bilemez. İşte bu hafta duydumki Balıkesir'den "İda Dağcılık Kulübü" At Kayasına tırmanacakmış. Tahmin edin bu haberle ne hale geldiğimi. Sevinçten deliye dönüyorum. Evet, işte nihayet buluşma vakti gelmişti. Kar kış demeden, "eşek ölmeden" gidecektik... ( "Ölme eşşeğim ölme" 22.01.2019 tarihli yazıma bakınız).
İNSAN DAHA NE İSTERKİ...17.02.2019
Bugün arkadaşlarım Balıkesir'den gelecek ve Edremit'te buluşacağız. Bu nedenle sabah çokta erken kalkmıyorum. Ama mutfaktan gelen seslere ve kokulara bakılırsa Hazan hanım çoktann kalkmış bile. Müsaade ederseniz detaylara hiç girmeyelim. Sadece şunu bilin yeter. Mis gibi bir kahvaltı, üzerine karşılıklı birer Türk kahvesi ve güler yüzle uğurlama. İnsan daha ne ister ki...
Saatler 08;35'i gösterirken, geliyorum Edremit'e. Arkadaşlarımı henüz kahvaltı yaparken buluyorum. Bende oturuyorum, sohbet ediyoruz biraz. Ama çok sürmüyor kalkıyoruz. Biniyoruz aracımıza, vuruyoruz Hanlar yoluna. Araçta tam 15 kişiyiz. Hepsini yeni tanıyorum. Ama yabancılık çekmiyorum, hemen alıveriyorlar beni içlerine... Konuşuyoruz, kırk yıllık dost gibi her biri ile...
Saat 09;10. Kumluca'ya geliyor, Orman İlk Müdahale İstasyonunun önünde iniyoruz araçtan. Buradan başlayacağız yürüyüşe. Herkes malzemelerini kontrol ediyor, tozluklarını giyiyor ve kuşanıyor sırt çantasını... Rehberimiz İda Dağcılık Kulübünden Seyfi bey. Düşüyoruz ardı sıra, kızılçamlar içinden patika yollara...


GELMEYİN...Hava eldiven giyecek kadar, oldukça soğuk ama güneşin ışıltısı ile yüreklerimiz sıcacık. Daha ormana adım atar atmaz, bizi selamlayan cıvıl cıvıl kuş sesleri ve de derelerin şırıltılı ahenkli sesleri ile unutuyoruz soğuk havayı. Yürüyoruz hızlı adımlarla, ormanın derinliklerine doğru. Ve günün ilk sürprizi ile karşılaşıyoruz. Karşımızda boylu boyunca devrilerek yolumuzu kesen bir ağaç duruyor. Çok genç değil ama çok yaşlıda değil. Son bir kaç gündür, şiddetli rüzgarlar vardı. Demek ki dayanamamış bırakıvermişti kendini, doğduğu büyüdüğü topraklara. Ama benim için ilginç olanı, ağacın devrilmesi vs değildi. Yaşamak kadar ölmek... Bu doğanın değişmez bir kanunu idi. Asıl bana ilginç gelen şey, ne zaman bir yerde devrilmiş ağaç görsem, o ağacın mutlaka yolu kapatacak şekilde devrilmiş olmasıydı. Bu acaba doğanın kıymetini bilmeyenlere dur demenin, direnmenin ve gelmeyin demenin bir mesajımıydı... Kimbilir!..
Kimimiz yanından, kimimiz altından eline koluna dokunarak, sevgi ile geçiyoruz... Biz onu biliyoruz, o da bizi...

Muhteşem bir manzaranın içinde yürümeye devam ediyoruz. Kahverengi olan yolumuz yavaş yavaş beyaza dönmeye başlıyor. Sağımızda karla kaplı kayaların arasından dereler kendi halinde akıyor. Halbuki daha bir ay önce daha coşkundu, şimdi ise daha bir sakin. Ama telaşa gerek yok, daha karlar eriyecek, eriyip dereleri çağlayanları coşturacak...
Yürüdükçe toprak yol tamamen karlı yola dönüyor. Artık biliyorsunuz kar olunca, hiçbir şey gizli kalmıyor. Yani ormanda kim nereye gitmiş, kim ne yapmış her şeyden haberdar oluyorsunuz. İşte bakın yine domuzlar dere tarafından gelip, şu yamaçtan yukarı doğru gitmişler...
Şu anda yürüdüğümüz yolda hayvanlardan ve bizden başka hiç bir iz yok. Bu bölgeye en son dört gün önce kar yağmıştı. Sabahın soğukluğu ile kar oldukça sertleşmiş durumda. Attığımız her adımdaki kırrt, kırrt seslerinden başka bişey duymuyoruz şu an. Yürüdüğümüz yolun güzelliğini tarif etmek çok zor...
Her zamanki gibi beyaz yollar, masmavi gökyüzü ile yeşil ve kızılın büyüsü insanı kendinden alıyor. Bence bu çerçeveletilecek kadar muhteşem bir tablo. Ve düşünün bu tablonun içinde olan sizsiniz...
TEĞET GEÇİLEN YOL...Yürüyüşe başladıktan yaklaşık bir saat sonra, Eybek Kule'ye giderken, hep boynumu bükerek baktığım At Kayası yol ayrımına geliyoruz. Burada heyecanlandığımı hissediyorum. Kaç defa teğet geçmiştim bu yolu. İşte şimdi bu yoldayım ve bu yol sevgiliye, At Kayasına giden yoldu...
Adımlarımı hızlandırdığımın farkında değilim, biranda kendimi en önde, Seyfi beyin yanında buluyorum. İyide oluyor. Uzun uzun konuşuyoruz. Konuşulan konular tahmin edeceğiniz gibi hep dağlar ve de ormanlar...

AYAK İZLERİMİZ...Tekrar gerilerde kalıyorum. Bizlerle aynı yolu paylaşan domuzların ayak izlerine karışıyor ayak izlerimiz... Onları, onların evinde olduğumuzu düşünüyorum... Yürüdüğüm yolun, ormanın, kızılın, yeşilin ve de güneşin tadını çıkarmaya çalışıyorum... Mutlu olduğumu, iyiki burada olduğumu düşünüyorum...
İşte göründü. Boylu poslu Kızıl Çamların üzerinden arzı endam ediyor. Bugün karbeyaz elbisesini giymiş, öyle edalı ve de işveli. Çağırıyor sabırsızca bizi yanına...



BİTMEYEN YOLLAR...Önce yeşil çamlar arasından içimizi ısıtan turuncu renkli meşelerin içinden, sonra yapraksız çınarların altından, derelerden, kaya duvarların yanından kıvrıla kıvrıla, karlı yollara izlerimizi bırakarak yürüyoruz. Bitmiyor yollar... At Kayası 2,5 km levhasına kadar geliyoruz...

Durmak yok, ilerliyoruz ve yaklaşık 100 metre sonra yoldan ayrılıp sağımızdan dik bir patika yola vuruyoruz. Devasa Kızılçamlar gözümüzü alıyor. Ve sonrasında harika konumu ile bir Çoban Sayası'nın yanıbaşında buluyoruz kendimizi... Burası yazın muhteşem olmalı, hatta şimdi bile öyle... Bu arada diğer, yani Körfez Doğa Sporları Gurubu'ndaki arkadaşlarımın dün geceyi buna benzer bir kulübede geçirdiklerini söylemeliyim... Harika bir gece geçirdiklerini eminim. Hepisine selam olsun buradan...

Hiç oyalanmıyoruz, ine çıka başka sayaların yanından bir düzlüğe çıkıyoruz...

Saat 11;30. Yapraklarını dökmüş pelit ağaçları ile iç içe bir kaç yüksek çam ağacının dibindeki kayaların üzerine oturuyoruz. Sisler içindeki Edremit körfezi ayaklarımızın altında, 10 dakika nefeslenme ve atıştırma molası veriyoruz...


DÜŞMEYENİMİZ Mİ VARDI SANKİ...At Kayası. İşte tüm çıplaklığı ile tam karşımızda duruyor artık. Gitmeye kavuşmaya hazırız... Ayaklanıyor, karşımızdaki yamaca, ağaçların arasına doğru yürümeye başlıyoruz. Artık bundan sonra hep tırmanış var. Bastığımız yer kar ve ne kadar derinlikte olduğunu ise kestirmek mümkün değil. Bazen dize kadar bazen bel hizasına kadar bata çıka ilerliyoruz. En önden yürüyen öncülerin ayak izleri ile arkadan gelenler büyük bir kolaylık yaşasalarda, yinede bir öndeki ize basacağım diye büyük bir gayret gösteriliyordu. Bütün bunlara rağmen, hemen herkes düşe kalka yürüyordu. Hele bazı arkadaşlarımız düşmeyi alışkanlık haline getirmiş, durmadan düşüp kalkıyordu. Düşmeyenimiz mi vardı sanki. Olsun hepsi yumuşak düşüşlerdi bunların... Zaten yürüdüğümüz yer düz yol değil ki. Bence düşmeyeni ayıplamak gerekirdi, aslında. Bir yamacın yüzünde belli belirsiz bir patikada yürüyoruz. Ve karın altında ne var ne yok bilmeden, ayağımız nereye denk gelirse oraya atıyoruz adımlarımızı...


Neyse konuyu dağıtmayalım... Yol yok, iz yok. Öncü nereye basarsa, nereden giderse onu takip ediyoruz. Bazı arkadaşlarımız her ne kadar acı çekse de çevremizdeki güzelliklerin farkında olmak, son derece mutluluk vericiydi... Kimi zaman çamlar altında, kimi zaman kızıla dönmüş yapraklarıyla pelitler arasında, karlara bata çıka yürüdüğünüzü bir düşünün. Sizlere belki garip gelecek ama benim için düşler aleminde gezinti gibiydi. Şöyle bir bakıyorumda, bugün kar olmasaydı eğer, çok dik olan bu yamacın ne tadı nede tuzu olmazdı diye düşünüyorum. Umarım yaz mevsiminde de buraya gelir, mukayese etme imkanı bulurum...
Zannetmeyin ki bu beyaz düşler alemi, bize At Kayasını unutturdu. Aksine attığımız her adımda onu aklımızdan hiç çıkarmadık, her zorlanmamızda başımızı ona çevirip, ondan güç aldık. Zaman zaman durup hem nefeslendik, hemde onu seyre daldık . Ama bu nefeslenmeler asla bir kaç dakikayı geçmedi. Çünkü acelemiz, bekleyenimiz vardı...
Adım adım, beyaz karlara bata çıka tırmanıyor, yaklaşıyoruz ona doğru. Elimizi uzatsak dokunacağız. Benim için heyecan dorukta. Artık çok az kalmıştı kavuşmaya. İçimden neler geçiyor, bir bilseniz...
KARAR ZAMANI...Saat 13;30. Birden bire duruyor rehberimiz, bizde duruyoruz. Aralarında büyük boşluklar olan kayalık bir bölgeye geliyoruz. Yürümek tehlikeli bir hâl alıyor. Kar derinliğini hesaplayamıyor attığımız adımlar ile bacağımızın biri, birden bire diz boyu bir çukura düşüyor veya ayağımız yumuşamış karda kayıp duruyordu. Bir yerimizi kırmak işten bile değil yani... Güneşle birlikte iyice erimeye-yumuşamaya başlayan kar, iyice kayganlaşmaya başlıyor. Maalesef şu ana kadar gönlümüzü hoş tutan beyaz kar artık ilerlememize engel oluyordu. Bu şekilde kayalık bölgede yürüyerek tırmanmamız mümkün değildi... Rehberimiz ve kulüp yöneticileri için karar zamanı...
Ve... Zirveye çıkmayacağız, çıkamayacağız...
Üzülüyorum. Aslında üzülmek de neymiş, kahroluyorum... Elimi uzatsam dokunacağım, ben diyeyim 100, siz deyin 150 metre ya var, ya yok... Ama işte doğa böyle bir şey. Doğa ana istemezse hiçbir şey olmaz...
Aslında alınan karar çok doğru ve yerinde bir karar. Bende olsam aynı kararı alırdım. Ama işte benimkisi de gönül acısı... Buralara kadar gel ve zirveye çıkamadan, ona dokunamadan geri dön... Var bu işte bir durum...


YAR YAR AMAN...Oturuyoruz bir süre burada. Daha doğrusu oturuyorlar. Ben sürekli ayaktayım. Gözlerim hep At Kayası'nda. Başı dumanlı ama görüyorum, oda üzgün... "Üzülme" diyorum, üzülme. "En kısa sürede yine geleceğim" diyorum, "Söz"diyorum... Dönüyorum arkamı, iniyorum arkadaşlarımın yanına. Kimisini bişeyler atıştırırken, kimisini sıcak bişeyler içerken görüyorum...
Rehberimizin ikazı ile kalkıyor, toplu fotoğraf çekimi sonrası, koyuluyoruz yola...Bir daha dönüp arkama bakmak istemiyorum... Dudaklarımda Yesari Asım Arsoy'un;
"...
Yar yar aman, yar yar aman
Yar yüreğim oldu keman
Kavuşmamız yar ne zaman
Yar ne zaman yar ne zaman..." şarkısı, karlı patikalara vuruyorum kendimi...

Yine tek sıra halinde yürüyoruz. Çıplak Pelit ağaçlarının içindeyiz. Solumuzda sisler içinde eşsiz Edremit körfezi, bir kez daha gözlerimizin önüne seriliyor... Evet, buraya açık havada ve yazın, mutlaka bir kez daha gelmeliyiz...





Çıplak Pelit ağaçlarının arasından çıkıyor, Kızılçamların arasına dalıyoruz. Muhteşem bir patikadayız. Karlar içinde düşe kalka, yolumuza çıkan minik derelerden atlaya zıplaya, sürekli bir iniş içindeyiz. Hepimiz neşeli ve mutluyuz... Soğuk suları ile gürül gürül akan çeşmelerden hararetimizi söndürüyor, karşımıza çıkan Kardelenler ile keyifleniyoruz...



VALLAHİ PES...Ama keyif buraya kadarmış. Yahu ne olmuş buraya... Sanki orman birden bire bitmiş, çırılçıplak bir yere gelmiştik. Katliam var yine. Bakıyorum kesilen ağaçların gövdelerine yaşlı genç demeden, top yekün kesmişler. Pardon, özür diliyorum. Şu ortalarda yanlız başına bırakılan üç beş ağacı saymazsak eğer. Şu canları bağışlanan ağaçlara da bakın hele. Yahu dalgamı geçiyor bunlar. Yada iş bilmezlere mi iş yaptırılıyor... Ölüm kalım mücadelesi veren, Bayrak Formundaki üç beş ağaç.. Vallahi pes diyorum...
Küçücük bir Kardelen'le keyiflenen gönlümüz, büyük bir orman katliamı ile kederleniyor... Çaresiz söylene söylene yürüyoruz. Ben ormanlarda ki büyük çaplı ağaç kesimlerinin mantığını ve eğer varsa ki faydasını bir türlü çözemedim... Bu hafta Orman İşletme Müdürlüğüne giderek, mutlaka ehil ağızlardan bu kesimlerle ilgili bilgi almaya çalışacağımdan emin olabilirsiniz...




KIŞ BİTTİ, YAŞASIN BAHAR...İndikçe hava iyice ısınıyor. Hava ısındıkça karlı yollar önce çamura, sonra toprak yola dönüyor... Artık kış mevsiminden çıkıyor, bahar mevsimine geçiyoruz... Kızılçamların yeşili güneşte daha bir başka parlıyor, kuşlar cıvıltılı sesleri ile kulaklarımızı tekrar okşuyor, yolumuza çıkan minik dereler gönlümüzü tekrar coşturuyor...
Kıvrıla kıvrıla toprak yollardan yürüyor, köpek sesleri ile köye yaklaştığımızı anlıyoruz. Köpekler bizim için pek dost canlısı olmasalarda, onlarada hak vermek gerek. Öyle ya! Yemeğini yediği sahibini, koruması gerek...





YAŞYER KÖYÜ...Saat 16;15. Önce yeşillkler içinde görüyoruz Yaşyer köyünü, sonra çok sürmüyor giriyoruz sokaklarına. İlk dikkatimi çeken sokakların parke taşla kaplı olduğu, sonra köyün ortak kullanımındaki ekmek fırını. Daha önceleride bir kaç kez söyledim buraların köylerine köy demeye bin şahit ister. Mesela bir köyde bu kadar arabayı ilk kez görüyorum. Neredeyse sokaklarda park yeri yok. Evler modern betonarme... Sözün kısası buraların köyleri köylükten çıkmış kardeşim...
Geliyoruz köy meydanındaki kahvehaneye. Kimisi sıcak çay, kimisi maden suyu bastırmaya çalışıyor günün yorgunluğunu...


YOLA ÇIKMADAN ÖNCE...Yemek yeme zamanı. Bunun için köyün çıkışındaki çeşme başına gidilecek. Toparlanıyor biniyoruz araçlara... Geliyor iniyoruz ,çeşme başında...Hemen ateş yakılıyor, kimisi sucuğunu kimisi köftesini koyuyor ızgaranın üstüne. Kimisi ise sandviç ile açlığını giderip çay ile keyifleniyor. Kim ne yerse yesin herkesin keyfi de sohbetide yerinde. Mutluyuz...

Dostlarımızın bana göre yolları uzun. Yenildi içildi. Artık gitme zamanı. Biz köyden ayrılmaya hazırlanırken, köye dönenler var. Bir çoban köpeği arkasına takmış koyun sürüsünü, köye görütürüyor. Çoban ise arkada aheste aheste, birazda yorgun ama yinede bize gülümseyerek yanımızdan geçiyor. Nihayetinde burası bir köy ve işte biz bunları görmek istiyoruz. Bizi mutlu eden güzel değerlerimiz, çocukluğumuz... Bakın bir başka güzel manzara daha. Akşam iş dönüşü olsa gerek. Bir at arabası bize doğru geliyor. Üzerindeki yaşlı sürücü, güleç yüzü ile bizi selamlayıp durmaksızın köye doğru devam ediyor... İşte bizim için tam bir şölen oluyor bu. Mutluluğumuz perçinlenmiş olarak, kalkıyor düşüyoruz yollara. Edremit'e geliyoruz. Araçtan inmeden önce vedalaşıyoruz iyi temennilerle, bir daha görüşmek üzere... Onlar Balıkesir'e ben evime...
SON SÖZ...Bugün o gündü. Aylardır içimi kor olmuş ateş gibi dağlayan At Kayasına kavuşma, tırmanma günüydü... Tırmanıştan günler öncesinden heyecan sarmıştı ruhumu. Mutluydum... Buraya Balıkesir'den kilometrelerce yol tepip gelecek olan İda Dağcılık ve Arama Kurtarma İhtisas Kulübü ile birlikte gidecektim... Yeni insanlarla tanışmakta ayrı bir heyecandı benim için. Ama hiç endişem yoktu. Çünkü ortak paydamız "doğa sevgisi" idi... Yani hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri düşünüyor, savunuyor ve seviyorduk. Yani tek derdimiz doğa'ydı. Emin olun dostlarım doğa ile birlikte olunca ne gam kalıyor ne kasevet. Dünya yansa umrunda olmuyor insanın... Tabi bu son cümle, çok iddialı oldu sanırım. Biraz eleştiriye açık gibi. Ama olsun. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Şu anda ne düşünüyorsam onu yazıyorum. O kadar...Çünkü üzgünüm. Evet, üzgünüm. Hemde çok... At Kayası ile yine kavuşamadık... Ama olsun. Sizlerde şahitsiniz ki kar kış demeden denedim. Ona ulaşmaya çalıştım. Ama olmadı işte... Olmadı...
Bugün çok zor ama benim için çok anlamlı ve heyecanlı bir yürüyüş oldu. Bata çıka, düşe kalka tam 17 km yürüdük. At Kayası ile kavuşmak başka bahara da kalmış olsa, çok güzel insanlar tanıdım, harika bir gün geçirdim. At Kayasına çıkamadığım için üzüldüm mü? Evet, üzüldüm. Ama günün tamamına bakarsanız çook mutlu oldum. Bunun için başta rehberimiz Seyfi ve artçımız Sarper beye, sohbetleri ve dostane yaklaşımları ile Savcı, Verdi, Çetin, Rıdvan, Adil bey ile Ayşenur hanım ve diğer tüm yürüyüş arkadaşlarıma çook teşekkürlerimi sunuyorum...
Her mevsimde ve defalarca yürümeye değecek kadar ruhu ve albenisi olan bu yolu değerlendirme puanım; 10/9
Not: Bu yazıda kullanılan toplam 80 adet fotoğraftan, 48. fotoğraf Sarper Kuş'a ait çekim olup, diğer çekimlerin tamamı bana aittir.
Murat Turan - Akçay 2019
















































































