İzleyiciler

20 Mart 2019 Çarşamba

ÇANAKKALE İÇİNDE... (17.03.2019)


ÇANAKKALE İÇİNDE... (17.03.2019)

Akşam her ne kadar erken yatmaya çalışsam da yinede benim için geç sayılabilecek bir saatte yatıyorum. Sabah erkenden kalkıp, düşeceğim Çanakkale yollarına. Olsun! Bir gece uyumasam ölmem ya. Ama bak! Onlar öldü! Vatanları uğruna bırakın uyumayı, aylarca kursaklarından bir lokma sıcak yemek dahi geçmedi... Onlar uyumadı biz rahat uyuyalım diye. Yani uyumanın sırası mı şimdi... Kalkıyorum horozlar ötmeden sabahın 04'ünde. Giyinip, alıyorum çantamı çıkıyorum evden. Evime oldukça yakın olan otogara yürüyerek gideceğim. Gece karanlık, sokaklar ıssız. Ama bende ne bir korku ne bir endişe. Aklımda olan sadece şehitler diyarı... Mutluyum onlara kavuşacağım için. Dilime dolanıveriyor bir Çanakkale türküsü...

"Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah!.."


Ama neşe içinde başladığım türküyü, kesiyorum daha birinci mısrasında. Boğazım düğümleniyor, sesim titriyor... Galiba bugün benim için çok zor geçecek...

Saat 05;00. Geliyor otobüsüm. Oturuyorum 7 numaralı koltuğa ve kapatıyorum gözlerimi. Yanlış anlamayın, amacım uyumak değil! Amacım bu gün göreceğim, kavuşacağım milletimizin diriliş destanının yazıldığı toprakları zihnen hissetmek ve bütünleşmek...

Saat 07;30. Çanakkale'deyiz. İskelede iniyorum otobüsten. Buluşma saatinden çok erken geldiğimi biliyorum ama yapacak bişey yok. Oturuyorum bir yere, arkadaşlarımın gelmesini beklerken de boş durmuyor, internetten Çanakkale savaşı ile ilgili belgeleri inceliyorum...

 
Geliyor arkadaşlarım. Saat 09 Eceabat feribotuna biniyoruz. Evet bugün Çanakkale'deki dostlarımız, "Ayak İzi Doğa Sporları ve Yürüyüş Grubu" ile birlikte yürüyeceğim. Ve bugünkü yürüyüşümüz, Çanakkale şehitlerimizi anmaya yönelik bir vefa yürüyüşü olacak. Yürüyüşümüze, Eceabat'tan otobüslerle gideceğimiz Bigalı köyünden başlayacağız...




Saat 09;45. Bigalı köyü'deyiz. İniyoruz köy meydanında araçlardan. Kimisi kahvaltı için köyün güzel bahçeli kahvehanesine giderken, kimiside dalıyor hediyelik eşya satılan sokaklara. Benimse ilk adresim Çanakkale savaşında Atatürk'ün 19-25 Nisan arasında, sadece beş güncük konakladığı, o tarihi ev. Nedense bu gün ilk sefer gördüğümden daha çok heyecanlıyım. Hani! yıllar sonra bir dostla buluşulacak olmanın heyecanı vardır ya. Evet işte tamda öyle bir heyecan benimkisi... Geliyorum koşarcasına, al bayraklı evin yanına, duraksamaksızın atıyorum adımımı içeri. Ve daha ilk adımda göz göze geliyoruz Mustafa Kemal ve silah arkadaşları ile. Hemen saygıyla önlerinde eğiliyor ve çakıyorum selamı mı minnetle... Bu fotoğrafın olduğu duvarda, Çanakkale savaşlarındaki önemli olaylar, kronolojik sıra ile anlatılmaya çalışılmış. İnceliyorum biraz. Sonra çıkıyorum merdivenlerden yukarı.



Bir odada yine bir silah arkadaşı ile milletinin kurtuluş planlarını yaparken görüyoruz onu. Bir kenarda Alman general Liman Von Sanders'e armağan ettiği kabzası imzalı mavzeri duruyor. Diğer odalarda şahsi eşyalar, Çanakkale savaşına dair vesikalar, yazılar... Yeter diyorum. Her odayı detayı ile gezmek istemiyorum. Birazda bir sonraki sefere kalsın. Buraya bir daha gelmeye, sebebim olsun istiyorum...


Tekrar çıkıyorum al bayraklarla donatılmış sokağa... Sanırım köyün, Tarihe Saygı Projesi kapsamında, 2006 yılında restore edilmiş olduğunu bu yazımda da belirtmeliyim. Ve bu proje kapsamında köyün bütün evlerinin, senenin 365 günü dalgalanan, al bayraklarla donatılmış olduğunuda... Bayrağımızla gurur duyuyorum...


Buraya kadar gelmişken, köy meydanında bulunan Askeri Tarih Malzemeleri Müzesini gezmeden gitmek olmaz diyoruz. Sonrasında toplu fotoğraf çekimi ve başlasın yürüyüş...

Ama ben yürüyüşe başlamadan önce sizlere bugünkü yürüyüş rotamızdan bahsetmek istiyorum biraz... Yarın 18 Mart, pazartesi... Yani Çanakkale deniz savaşlarında düşmanlarımıza dur dediğimiz, geçit vermeyip "Çanakkale Geçilmez" dediğimiz günün yıldönümüdür, yarın.
İşte biz bugünün ve aziz şehitlerimizin hatırasına Mustafa Kemal'in, savaşın kaderini değiştiren bir inisiyatif ile 57. Alayı Bigalı köyünden ardına takıp; bayırlar ve dikenli fundalıklar içinden yürüterek iki saat içinde, Conkbayırı'na götürdüğü yolları takip edeceğiz...




"Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı
Of gençliğim eyvah!.."


Saat 10;05. Ve başlıyoruz, büyük bir heyecanla Mustafa Kemal'in ayak izlerini sürmeye. Hava güneşli ve sıcak. Dün boğazıma düğümlenen türkü dudaklarımda, çıkıyoruz köyün arka sokaklarından, kumlu çakıllı dere yatağına benzer bir yola. Bir süre yürüyoruz gölgesi olmayan ağaç yoksunu, yer yer çamurlu yolda.





Sonra vuruyoruz sol yanımızdaki yemyeşil tarlaların içine. Ekili tarlaya zarar vermemek için ip gibi diziliyoruz, al bayraklar elimizde... Ve çıkıyoruz Anafartalara giden asfalt yola. Ama bizim yolumuz asfalt yol değil, bizim yolumuz Mustafa Kemal'in yolu. Vuruyoruz Kanlı Kuyular'dan rampa yukarı çamların içine. Yol oldukça rampa, toprak ve hafif çamurlu. Tırmanıyoruz kimimiz yanlız kimimiz yanındaki ile sohbet içinde. Ben her ne kadar yanlızlığı seçsemde yürüdüğüm yolların geçmişini, yaşanmışlığını bilmeden yürümenin anlamsız olduğunu anlıyorum. Ve tesadüfe bakın ki tamda şimdi buraları karış karış bilen Tarihi Alan Başkanlığı Alan Klavuzlarından Hüseyin bey ile tanışıyoruz.

 
Buraları anlatmayı seviyor. Bizde dinlemeyi. Yol boyunca zaman zaman durup, tepeleri, ovaları, koyları eliyle gösterip nerede hangi savaşın olduğunu, düşmanın nereden geldiğini, bizimkilerin nasıl bir reaksiyon gösterdiğini en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, tarih ve mekan bilgisi ile bizleri şaşkına çeviriyor... Benim için bulunmaz bir fırsat bu. Aynı zamanda da bir travma. Bu anlatılanları belkide kaç kez okumuş veya dinlemiştim. Ama şimdi farklıydı. Çünkü şimdi o topraklarda, şehitlerimizin vatanları uğruna canlarını hiçe saydıkları yerdeydim. Büyük bir hiçlik hissiyatı içindeyim... Yürüdüğümüz yolun uzunluğu, görselliği, havanın sıcaklığı veya açlık umurumda değil. Ben bu kutsal toprakların her karışında ne olmuş ne bitmiş onu öğrenmek ve özümsemek istiyorum...

ŞAHANE BİR MANZARA?..
Şu sağ tarafımızda uzanan ova, dağ ve tepelere bir bakın ne görüyorsunuz. Şahane bir manzara... Cennet gibi yerler, değil mi!.. Peki neresi, desem... Arkada silüeti görünen yerler Karakol dağları, Kireçtepe. Buralar Gelibolu ve Bursa Jandarma Taburuna mensup şehitlerimizin canları pahasına korudukları yerler... Ya şu yemyeşil ovalar ve tepeler... Kendisini pek ala çok iyi biliyorsunuz. Anafartalar ovasıdır, orası. Mustafa Kemal'in kahramanlık destanı yazdığı. Arkasındaki koy İngilizlerin çıkarma yaptığı Suvla koyudur. Ben bugün sizlere, bu savaşın nasıl kazanıldığını veya sonuçlarını anlatmayacağım. Çünkü bilirim ki istesemde anlatamam, dilim dönmez, yüreğim dayanmaz...

Ama bakın o dönemde bu savaşın fikir babası İngiliz Donanma Bakanı Winston Churchill, ne demiş Anafarta kahramanlarımız için;

   "Türkler öyle bir savunmaya girmişlerdir ki canlarını veriyorlar ama vatan topraklarından bir karış bile vermiyorlar. Çanakkale Savaşı bir meydan, hârekat harbi değildir. Küçük bir âlem üzerinde binlerce, on binlerce, yüzbinlerce insanın kucak kucağa, boğaz boğaza boğuşmasıdır..."


Evet, işte şimdi bir daha bakın şu yemyeşil topraklara... Cennet gibi yerler değil mi... Şimdi nasıl unuturuz, o yeşil cenneti al kanlarıyla sulayan şehitlerimizi...


Gitmeliyim. Benden başka geride kalan yok sanırım. Gözlerim Anafarta ovası, aklım şehitlerde zaman durmuştu sanki. Önümdekilerle arayı kapatmak için hızlanıyorum...



Saat 13;05. Ve önümdekilerle arayı kapattığımda bir kuleye çıktığımızı görüyorum... Bir çok verici anten vs var burada. Hüseyin beyin yanına geliyorum hemen ve bu tepenin 305 rakımlı meşhur Koçaçimentepe olduğunu öğreniyorum. İngiliz ve Anzakların ele geçirmeye çalıştıkları tepe. Çevreye çok hakim bir tepe. Bir tarafta Suvla koyu ve Kuzey sahili, diğer tarafta ise Çanakkale boğazı... İşte müttefik işgal kuvvetlerinin nihai hedefleri, hemen Koçaçimentepe'nin görüş sahasındaydı. Şimdi anlıyorum buranın savaşta ne kadar kritik ve stratejik öneme sahip olduğunu...


Biraz oyalanıyoruz burada. Arkadaşlarımın bir kısmı kuleye çıkıp arkasına Suvla ve Kuzey sahilini de alarak muhteşem manzaralar karşısında fotoğraflar çekiliyor, bir kısmı ise sırtını bir yerlere verip atıştırmalıklarını yiyor.

Ben ise bu tepeyi tam 104 yıl önceki haliyle, çimenler üzerinde 57. Alayın kahraman askerlerini oturmuş, dinlenirken hayal ediyorum...

Tarih; 25 Nisan 1915...
19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal, Bigalı köyündedir. Ve gün ağarırken Kabatepe ve Arıburnu civarından gelen top sesleri ile düşmanın bir çıkarma yaptığını anlar. Hemen durumu Ordu Komutanlığı'na bildirir, ancak cevap alamaz. Ama duruma kayıtsız da kalamaz. Düşmanın Conkbayırı Kocaçimentepe hattını ele geçirmesi halinde sonuçlarının çok kötü olacağını bilir ve kendi inisiyatifi ile Ordu Komutanının emrini beklemeden, Yarbay Hüseyin Avni bey komutasındaki 57. Alayı ile bir topçu bataryasını alarak, Anzaklara karşı çarpışan 27. Alayın yardımına gider...
İki saat gibi çok kısa bir sürede Kocaçimentepe'ye gelen 57. Alaya, burada istirahat vererek, kendisi durmaksızın yaverini de yanına alır ve Conkbayırı'na keşfe gider...

Hadi bakalım bizde ardına takılalım, Yarbay Mustafa Kemal'in. Bakalım ne görecek, ne göreceğiz...

Mustafa Kemal, Conkbayırı'na geldiğinde aşağıdan yaklaşık 25 askerin cephe gerisine doğru koştuğunu görür ve hemen önlerini keser. İsterseniz bundan sonra askerlerle arasında nasıl bir konuşma geçmiş, buyrun kendi ağzından dinleyelim...

" Bize doğru koşan askerlere;
- Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.
-Efendim düşman!" dediler.
-Nerede? dedim.
-İşte! diye, 261 Rakımlı Tepe’yi gösterdiler.
Gerçekten düşmanın bir avcı hattı, 261 Rakımlı Tepe’ye yaklaşmış ilerliyordu. Yinede kaçan askerlere:
-Düşmandan kaçılmaz! dedim.
-Cephanemiz kalmadı! dediler.
-Cephaneniz yoksa, süngünüz var! deyip, onları hemen süngü taktırıp, yere yatırdım. Askerler süngü takıp yere yatınca, bizimkileri kovalayan düşman askerleride bir an duraksayıp, onlarda yattılar. "İşte kazandığımız an bu andır
.”

Bu sırada istirahat etsin diye Kocaçimentepe'de bıraktığı 57. Alaya haber gönderir. 57. Alayında yardıma gelmesi ile Arıburnu sırtlarını ele geçiren Anzaklara karşı savaşan 27. Alay ile birlikte düşman ilerlemesi tamamen durdurulur. 25/26 Nisan gecesi, Anzaklar o kadar zor duruma düşerler ki ancak denize bakan yamaçlarda siper kazarak tutunabilirler ve hatta biran önce gemilere alınmak için General Hamilton'a rapor üstüne rapor gönderirler...


CONKBAYIRI...
Saat 13;40. Kısa ama hafif bir tırmanış sonrası, 57. Alayın ardından, bizde geliyoruz Conkbayırı'na... 261 Rakımlı Tepe ile Besim Tepe arasında kalan tepenin ismidir Conkbayırı. Savaşın en kanlı çatışmalarının geçtiği yerdir burası...




Bayraklarla donatılmış mucur merdivenli yoldan çıkıyoruz bayraklı ve Atatürk'ün dürbünlü kırbaçlı heykeli ve de siperlerin olduğu alana. Bu alanı çok detaylı olarak anlatmayacağım sizlere. Anlatacaklarım 1915'te burada yaşananlar ve benim hissettiklerimden ibaret olacak. Mesela az önce yukarıda anlattığım cephanemiz yok diye düşmandan kaçan askerleri durdurup süngü taktırdığı yer burasıdır. Yine 10 Ağustos taarruzunda Mustafa Kemal'in göğüs bölümündeki cep saatine şarapnel parçası burada isabet etmiştir. Dünyada hiçbir milletin askerine verilemeyecek emri; "Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" emrini burada vermiştir.


O meşhur bir eli arkasında, boynunda dürbünü ile gözetleme yaparken gördüğümüz fotoğraf burada çekilmiştir...

Burada yaşananları sizlere uzun uzadıya anlatmama, ne sayfalar nede zaman yeter. Ama sizlere Bomba Sırtı Vakası’nı anlatmadan geçemeyeceğim... Ama isterseniz Mustafa Kemal'in ağzından dinleyelim yine!..

" Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur."



Biz kalabalık geliyoruz. Ama bizden başka insanlarda var. Hemde çook insan. Şehitlerimizi ziyaret eden, geçmişimizin izinde olan bu insanları görünce seviniyorum garip bir şekilde. Ben yinede yanlızlığı tercih ediyorum. İniyorum şimdilerde çokta derin olmayan siperlere. Baştan başa hem yürüyor hem şehitlerimizle konuşuyorum. Onlara minnettar olduğumuzu, bize armağan ettikleri bu vatanı, tıpkı onlar gibi canımız pahasına koruyacağımıza söz veriyorum. Rahat uyuyun, nurlar içinde uyuyun diyorum...


Çıkıyorum siperlerden. Gidiyorum Mustafa Kemal'in gözünden düşmanı gözetlemeye. Denizin savaş gemilerinden simsiyah, sahilin ise düşman askeri ile dolu olduğunu görünce tüylerim diken diken oluyor. Ve bir kez daha çelik yürekli adama minnet ve hayranlık duyuyorum...


Çam ağaçları arasından hemen yanıbaşımızdaki 261 rakımlı tepeye yürüyorum. Bu tepeye savaş ile ilgili kitabeler konulmuş. Okuyorum tek tek, boğazım düğümlenerek...

Ne canlar gitmiş... Giden her bir can geride sevdiklerini ve birde uğruna can verdikleri vatanlarını bırakmış... Bugün çalıştığı işe bile gitmekten veya devletin mesaisini boşa harcamaktan çekinmez bir sürü insan varken, Çanakkale'de savaşırken ailesinden kendisine telgraf getiren Komutanı ile Topçu Üsteğmen arasında geçen konuşmaya bir kulak kabartalım isterseniz...

Batarya Komutanıdır kendisi. Conkbayırının eteklerindedir görev yeri. Bir tarafı Sazlıca deresi diğer tarafı ise Anafartalar. Önü ise deniz. Düşman hiç durmaksızın ateş ediyor. Onun bataryasıda da boş durmuyor tabi.. Bir gün Komutanı çıkageliyor vaziyeti teftişe. Gelirkende üsteğmenin ailesinden gelen telgrafıda getirip teslim ediyor. Telgrafta bir kızı olduğu müjdeleniyor... Komutanı dönüyor ve Üsteğmene diyor ki "İzinlisin. Git kızını gör." Üsteğmen tereddütsüz, " Hayır Komutanım, burada düşman varken arkadaşlarımı yanlız bırakamam, bana burada ihtiyaç var." diyor. Komutan peki deyip dönüp yürümeye başlıyor. Ancak Üsteğmen Komutanım diye sesleniyor arkasından... Komutan heralde fikir değişirdi kızını görmeye gidecek diye düşünürken, Üsteğmen, Komutanım aileme benim için bir telgraf gönderin. Kızımın adını Dilber koysunlar diyor... Ama sonra ne o Dilberi nede Dilber onu görebiliyor...



İşte bu topraklar, vatanları uğruna aileleri ve kendi canlarını hiçe saymış kahraman şehitlerimizin yattığı yerlerdir. Kutsaldır buranın toprağı. Bu toprakta can bulan çicekler şehit kanı kokar, havadadır hala barut kokusu. Hemen öyle üzerine basıp, geçemezsin bu toprakların...

Ne demiş Mehmet Akif Ersoy;

"Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı."




KRAL YOLU...
Saat 14;25. Gitme vakti gelip çatıyor. Toplanıyoruz rehberin gösterdiği yerde. Buradan oldukça dar patika ve keskin yarların kenarlarından yürüyüp Anzak Koyuna varmaya çalışacağız. Yürüdüğümüz yolun adına burada arkadaşlarımız Kral Yolu diyor. Tabi her yerin olduğu gibi buranında bir hikayesi var. Ama bu öylesine tarihi bir hikaye değil. Kısaca merakınızı gidermek için şöyle anlatayım; şu anda yürüyeceğimiz yol tepeden aşağı ağaçlar arasında çalılık ve makilik. Yol yok, iz yok. Bazı kısımlarda toprak tepeler aşınarak, zamanla keskin yarlar oluşturmuş. Zirvede yürümek oldukça tehlikeli. Ve biliyorsunuz Anzaklar'da her yıl 25 Nisan'da atalarını anmak için buraya gelirler. Ve senenin birinde devlet başkanlarıda bu törene gelir. Ve şu anda bizim gideceğimiz yoldan Anzak koyuna yürüme söz konusu olur. Ee ne olacak şimdi. Çalılar, çırpılar ve keskin yarlar. Nasıl yürüyecek, koskoca devlet başkanı. İşte bizimkilere iş düşüyor o zaman. Conkbayırı'ndan taa aşağıdaki düzlüğe kadar yürünebilecek şekilde patikalar ve yer yer ağaç kütüklerle merdivenler, trabzanlar yapılıyor. Ve böylelikle ortaya çıkan cillop gibi bu yola, Kral Yolu adı takılıyor. İşte bugün bizde bu Kral Yolunu takip ederek, Anzak Koyuna kadar yürüyeceğiz.


Lafı fazla dolandırmadan konuya gelelim isterseniz. Evet, Conkbayırı'ndan yamaç aşağı doğru, dalıyoruz ağaçların arasına. Ve dar patika yollara diziliyoruz bir ip gibi. Zaman zaman Alan Kılavuzu Hüseyin beyin bilgilendirmeleri ışığında duruyor, gösterdiği araziye bakıyoruz.


Bakın şu solumuzdaki belli belirsiz yer Sazlıca deresi. Anzakların Conkbayırını ele geçirmek için geldikleri mıntıka. Şu tepenin silüetine doğru uzanan toprak yolun bittiği yer, Mustafa Kemal'in çadırını kurduğu yer... Tam 104 yıl öncesini bir düşünün. Bitmeyen top sesleri, toz duman içinde havada uçuşan şarapnel ve vızıldayan mermiler. Ve toprağa düşen yüzlerce üst üste cansız beden. Günlerce yatan bedenlerden yükselen sinek bulutları ve dayanılmaz koku... İşte yaşananlar ve savaşın acı yüzü...


Yürüyoruz, daha doğrusu iniyoruz. İşte aşağıda bir bıçağın sırtı gibi dar, tehlikeli bir sırta geliyoruz. Uzaklardan Çin Seddi gibi görünüyor. Neyseki tek taraflıda olsa trabzanların varlığı bir nebze rahatlatıyor bizi...


Duruyoruz tam orta yerinde sırtın. Ve tam sol çaprazımızda Sfenks, Hain tepe ve Anzak koyuna doğru burnunu uzatmış Büyük Arıburnu ile göz göze geliyoruz. Buralarıda Çanakkale muharebelerinde kanlı çarpışmalara sahne oluyor... Zihnimizden geçiriyoruz buralarda yaşananları. Hayal etmeye çalışıyoruz o anları. Düşüncesi bile tarifsiz acılarla sarsılmamıza yetiyor... Bu gün kaç kere boğazım düğümlendi, kaç kere kendi kendimi teskin etmek zorunda kaldım hatırlamıyorum...
Çıkıyoruz büyükçe bir çimenliğe. Solumuzda bir Anzak mezarlığı, sağımızda ise asfalt yol ve ötesinde deniz...



ONLAR ARTIK BİZİM EVLATLARIMIZ...
Saat 15;30. Yeni Zelenda 2. Outpost Mezarlığının yanıbaşındayız. Yemek molası geçte olsa burada verilecek. Herkes çıkarıyor çantasından ne getirdiyse, atıştırıyor bişeyler. Benim pek yiyesim yok. Önce düşmanda olsa bu topraklarda can vermiş Anzakları ziyaret etmek istiyorum... Atatürk'ün onlara ve annelerine seslenişi geliyor aklıma. Ne zaman okusam yüce gönüllü Ata'mızın Anzak annelerine hitaben yazdığı şu satırları, durduramam göz yaşlarımı...

"Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükun içinde uyuyunuz.
Sizler, Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır.
Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”


Avustralyalı bir anne karşılıksız bırakmaz Atamızın Mektubunu. Bakın nasıl da Ata'mızı Ata olarak kabullenir...

Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi.
Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde
dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz.
Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın
sözleri gibi yüce, ilahi.
Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…” 




Saat 16;05. Molayı kısa tutuyoruz. Daha bizi bekleyen çook şehidimiz var. Çıkıyoruz çimenlerden asfalt yola. Yürüyoruz asfalt boyunca bir süre...



ANZAK KOYU...
Saat 16;30. Ve geliyoruz Anzak koyuna. Yol ile deniz arası çimlendirilmiş büyükçe bir alana çıkıyoruz. Her yıl 25 Nisan'daki Anzak törenlerinin burada yapıldığını öğreniyoruz. Yol tarafında oluşturulmuş bir duvar dikkatimizi çekiyor. Yaklaşıyoruz yanına ve duvarın savaş ile ilgili yaşanmışlıkların anlatıldığı bilgi levhaları ile doldurulmuş olduğunu görüyoruz. Okuyoruz tek tek. Sonrasında yüzümüz denize dönük çekiliyoruz bir toplu fotoğrafta burada...


57. ALAY...
Saat 17;05. Ve Kahramanlarımızın yanında, 57. Alay Şehitliğindeyiz. İniyoruz araçlardan ve büyük bir sükunetle karışıyoruz kalabalığa. Dolaşıyoruz rahmet duyguları ile aralarında. Ama şunu belirtmek isterim ki burası ziyaretleri kolaylaştırılmak üzere sembolik olarak yapılmış bir şehitliktir. Asıl kahramanlarımız daha aşağıda Çataldere vadisi bölgesinde yatmaktadırlar...

Çanakkale'den sonra Galiçya, Sina ve Filistin cephelerinde de kahramanca savaşmış 57. Alayın kahramanlıklarını, sizlere uzun uzun anlatmak niyetinde değilim. Ama şunu bilmelisiniz ki dünyada en çok madalya alan bu kahraman alayımızın aziz hatırasına ismi günümüzde hiçbir Alaya verilmemiştir...


Her mezar taşını tek tek ziyaret ediyorum. Okuyorum içimden isimlerini, rahmetle. Vedalaşıyorum tek tek herbiri ile. Sonra yürüyorum yavaş yavaş çıkışa doğru, dayanamıyor bir daha dönüyorum yüzümü onlara. Eğiliyorum önlerinde, minnet ve saygıyla...

Saat 17;30. Tekrar otobüslerdeyiz. Yönümüzü son ziyaretgâhımız Abide'ye çeviriyoruz. Bugün 57. Alayın izlerini sürmüş, yaklaşık 15 km yol yürümüştük. Ama şimdi artık tüm şehitlerimize adanan, 41,5 metrelik Abideyi görme zamanı...

Otobüse bindiğimde adeta koltuğa yığılıp kalıyorum. Bugün yorulan bedenlerimiz değil, ruhumuzdu yorulan... Ah bir bilseniz yol boyunca aklımdan ve yüreğimden geçenleri...



ŞEHİTLER ABİDESİ...
Saat 18;00. Conkbayırı Topçular sırtı üzerinden Alçıtepe köyünü geçip, geliyoruz Abide'ye...
İniyoruz binbir heyecanla araçlarımızdan. Ve yürüyoruz Şehitler Abidesi alanına. Bizi ilk önce al bayraklı mezar taşlarına isimleri yazılmış binlerce şehidimizin sembolik mezarları karşılıyor. Selamlaşıp dualarımızla aralarından geçiyoruz. Büyük bir alana çıkarken solumuzda Mustafa Kemal'in pür dikkat cepheyi gözetlediğini görüyoruz.


Ve... Evet, onun, o ismi bilinmeyen taaa Avustural'yadan tekrar vatan toprağına getirilen "Meçhul Asker'in" mezarını görüyorum. Onun ilk kez hikayesini okuduğumda, tüylerim diken diken olmuş, şaşkınlık ve hırsımdan göz yaşlarımı tutamamıştım... Şimdi onun mezarını ziyaret etmek, ne büyük onur benim için... Ruhun şad olsun şehidim, nurlar içinde yat...


YAŞA...
İlerliyoruz güneşin battığı, Abidenin olduğu yöne doğru. Geliyoruz yanıbaşına, kaldırıyoruz başımızı gökyüzüne, gözlerimiz al bayrağımızda haykırıyoruz içimizden "Çanakkale'yi geçilmez yapan Atam, sen çok yaşa Mustafa Kemal paşam"...

Bugünkü hislerimi anlatamam. Anlatmaya kalksamda, doğru kelimeleri bulamam. Kendimi kaybettim desem belki bir nebze anlaşılabilirim.
Evet yanlış duymadınız, kayboldum Abide alanında. Şehitlikler arasında dolaşırken, vakit nasıl geçmiş anlayamadım. Bir baktım etrafta kimsecikler yok. Gitmiş arkadaşlarım. Hemen otobüsten indiğimiz yere gittim koşarak, oradada yoklar. Çaresiz burada kaldım diye düşünürken, benim gibi bir arkadaşın daha deli danalar gibi bir oraya bir buraya koşturduğunu görüyorum... Neyse çok uzatmayalım, arıyoruz telefonla bir kaç kişiyi ve öğreniyoruz ki buluşma yeri biraz daha aşağıdaki otoparkmış...

Tekrar araçlardayız. Seddülbahir köyünde çay içip, yorgunluk atacağız...



Saat 19;00. Seddülbahir köyündeyiz. Giriyoruz al bayrak ve Ata'mızın dalgalanan fotoğrafı ile süslü çay bahçesine. Oturuyoruz denize nazır, muhteşem manzaralı bir masaya... Kimi güne dair hislerini anlatırken yanındakine, kimi de gözleri uzaklarda sessizce derin düşüncelere dalıyor...

Saat 20;00. Kilitbahir iskelesindeyiz. Feribotla karşıya, Çanakkale'ye geçiyor, sonrasında tutturuyorum evimin yolunu...


SON SÖZ...

"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
Etmesin tek va
tanımdan beni dünyada cüda..."

Başka söze ne hacet. Son sözü yıllar önce Mustafa Kemal söylemiş, Mehmet Akif Ersoy ise dile getirmiş...

Not: Bu yazıda kullanılan toplam 50 adet fotoğraftan siyah beyaz Atatürk fotoğrafı hariç, diğer çekimlerin tamamı bana aittir.

Murat Turan - 2019