İzleyiciler

9 Nisan 2019 Salı

KOZAK KAPLAN KÖYÜ ORMANLARI (04.04.2019)


KDSG İLE BİR KEŞİF GÜNÜ; KOZAK KAPLAN KÖYÜ ORMANLARI (04.04.2019)

Tam üç gün oldu, Kaplan Köyü ormanlarını keşfedeli. Ve nedense bu yürüyüşe dair, tek satır dahi yazmak gelmiyor içimden. Nedenini, niçinini bilmiyorum. Bildiğim tek şey yazmak istemiyorum... Günüm mü kötü geçti yoo, birisi bişey mi söyledi hayıır. Ee niye o zaman elim bir türlü kaleme gitmiyor, işte onu bilemiyorum... Ama bildiğim bişey var ki oda size karşı sorumluluklarımın olduğu. Yani ne olursa olsun yazmalıyım güne dair bişeyler... Hadi bakalım o zaman; güne nasıl başlamışız, nerelerde yürümüş, neler yapmışız hep birlikte gezip görelim isterseniz...

Sabah yine erkenden kalkıyorum. Ayak üstü de olsa kahvaltımı yapıyorum, en sevdiğimden. Sonra çıkıyorum dağlar ve ormanlara kavuşacak olmanın heyecanıyla evden. Önce Edremit, sonra Burhaniye derken yol boyunca arkadaşlarımızı toplayıp, yollanıyoruz direkt Gömeç'e. Ayvalık'tan gelen arkadaşlarımızla buluşacağız meşhur börekçi Recep Ustanın yerinde.



Saat 08;00. Geliyoruz börekçiye. Söylüyor herkes peynirlisinden patateslisinden porsiyon porsiyon börekleri. Biraz sağlık birazda lezzet seçiciliğinden diyelim, benim hamur işleri yemediğini bilirsiniz. Ama arkadaşlarım önlerine gelen börekleri; " Hıımm! Off! Çok güzel yaa! " söylemleri içinde öyle bir iştahla yiyorlar ki mübarekler sanki kuzu çevirme yiyorlar. Ne diyebilirim ki, "afiyet şeker olsun, lop lop yağ olsun" demekten başka...




Yenildi içildi. Gitmeliyiz artık. Tam sekiz kişi biniyoruz araçlarımıza, vuruyoruz Kozak yollarına. Gömeç'in arkasından giriyor köylerin, zeytinlik ve top top fıstık çamlarının içinden geçerek muhabbet ve neşe ile geliyoruz Kaplan köye. Bu köy Bergama'ya, dolayısıyla da İzmir'e bağlı bir köy. Bir çok arkadaşım gibi bende ilk kez geliyorum bu köye. Daha köy meydanına girer girmez dikkatimi ilk çeken şey genç bir çınar ağacının şemsiye vari dev kolları ile köy kahvehanesinin önündeki bahçeyi kaplamasıydı. Ağacın tüm kolları budanmak yerine doğal haline bırakılmış, sadece altında oturanlar için olurya herhangi bir kırılma durumunda tehlike arzetmesin diyede direkler ilede desteklenmiş. Bu köye kanım kaynıyor birden bire. Hele bizi gören herkesin, yüzlerinde kocaman bir tebessümle hoşgeldiniz demeleri ise beni benden alıyor. Her ne kadar teknolojinin köylere kadar girdiği, insanların birbirlerinden koptuğu, uzaklaştığı, maddiyatçı zihniyetin insanların yüzlerindeki gülümsemeyi yok ettiği bir dönemde de olsak, özlenen bu insani değerlerle karşılaşmak ne kadar mutluluk verici anlatamam sizlere...



Saatler 09;15'i gösteriyor. Artık yürümeye başlamalıyız. Hava ne sıcak ne soğuk. Bahar sabahının serinliği üzerimizde, dalıyoruz köyün sokaklarından orman yoluna...


Köyün çıkışında kaslarımızı gevşetip, bedenlerimizi hazırlıyoruz bugünkü uzun yolculuğa. Nefes egzersizleri ile ciğerlerimize çekiyoruz, dolu dolu en derininden oksijeni.



Ve sonrasında bırakıyoruz kendimizi, top top fıstık çam ormanlarının içine. Güle oynaya yürüyoruz bilmediğimiz bu güzel ormanda. Sanırım bugünün bir keşif günü olduğunu söylemeliyim sizlere. Yine bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz yani. Yürüyoruz öylesine, farklı ama çok güzel bir coğrafyada. Bir taraftan sırtımızı ısıtan güneş, bir taraftan da ağaçları ve çayırları yeşilin tonlarına boyayarak gözlerimizi kamaştırıyor, gönlümüzü çoşturuyor...




Bugün her şey serbest. Zamanımız bol, acelemiz yok. Sallana sallana yürüyor, gözümüzün gördüğü her güzelliği fotoğraflıyor, duyduğumuz her sese dikkat kesiliyoruz. Bakın işte bir ağaçkakan iş başında. Tak tak seslerini duyar duymaz, duruyoruz hemen. Sadece sesini değil kendisinide görmek istiyoruz bu sefer. Kaldırıyoruz başımızı, sesin geldiği ağacın tepesine. Pür dikkat, açıyoruz gözlerimizi. Dakikalarca ağacın her dalını tarıyoruz gözlerimizle ama nafile. Neredeyse boynumuz tutulacak, yukarı bakmaktan. Göstermiyor kendisini, göstermeden devam ediyor işine. Tak, tak, tak...


Yine göremiyoruz Ağaçkakanı. Kulaklarımızda tak tak, güneşin sarı sıcak ışınları ile aydınlanan yolda, devam ediyoruz yürümeye...



Yanıbaşından geçiyoruz mavi gökyüzüne uzanan beyaz çiçekli yabani meyve ağaçlarının güzellikleriyle mest olarak. Susuzluğumuzu gideriyoruz, yolumuza çıkan soğuk pınarlardan. Kulaklarımızdan hiç eksik olmuyor kuşların baharı müjdeleyen güzel şarkıları... Herkesin yüzünde bir tebessüm, ormanda ve kuş cıvıltıları içinde yürümenin mesut ve bahtiyarlığını yaşıyor, her birimiz. Taaki yeşillikler içinden, çırılçıplak bırakılmış boz tepeleri görünceye dek...


Ne olmuş buralara böyle demeyeceğim. Biliyorum çünkü ne olduğunu. En yükseğinden titreterek ses tellerimi, lanetler okuyorum, bu yok oluşun sebebi olanlara...



Varolan mutluluğumuz sekteye uğrayarak, tekrar revan oluyoruz yolumuza. Madencilere inat dimdik masmavi gökyüzüne uzanan ağaçların altından hafif bir tırmanışla yolun keskin viraj yaptığı bir noktaya geliyoruz. Burası orman, vadi ve dağ manzarası ile muhteşem görünüyor. Ve bizimde keyfimiz yerine geliyor, çıkıyoruz tepenin kenarındaki bir kaya çıkıntısının üzerine. Açıyoruz kollarımızı doğaya karşı ve çekiyoruz içimize yeniden, tabiatın eşsiz huzur ve mutluluğunu...




Artık içimizde tekrar huzur ve mutlulukla, düşüyoruz çimenlerin yeşile boyadığı, ağaçların beyaz çiçekleriyle bezediği yollara... Biraz rampa çıkıyoruz bu güzel yolda ve çok sürmüyor karşımıza bir traktör çıkıyor. Etrafta kimse yok. Ağaç istiflerine bakılırsa burada bir ağaç kesimi yapılıyor olmalı. Bir arkadaşımız traktörle bir hatıram olsun diyor, bizde kıramıyor basıyoruz deklanşöre. Ve sonrasında ilerliyoruz biraz daha ve siyaha bürünmüş toprağı ve de yarı gövdelerine kadar yanmış ağaçları görünce nutkumuz alınıyor.



Kısa süreli bir şaşkınlıkla ilerliyoruz yanmış bölgeye doğru ve bir ağaç kökünün hala içten içe yandığını görünce, düşünmeden yanına fırlıyor arkadaşlarımız. Bense yanımızdaki su şişelerini biraz aşağıda akan bir su kaynağından doldurmaya gidiyorum, koşarcasına...


Yanan ağaç kökünü üzerine toprak atıp, su ile soğutarak bir şekilde söndürüyoruz. Bildiğimiz kadarıyla bu yangın bir kaç gün önce burada çıkan ve havadan söndürme işlemi yapılan yangındı. Demek ki tam söndürülememişti. Şansa bakın ki bugün biz buradaydık ve belki de çok daha büyüyecek bir kıvılcımı söndürmüştük. Yanan yerlere bakınca çok üzülüyoruz. Ama yanan yerin çok küçük bir alan olduğunu anlayınca da bu güzelim ormanların kurtulmasına da çook seviniyoruz... Yangın nasıl ve niçin çıkmış bilmiyoruz. Bahar mevsiminde olmamıza rağmen uzun zamandır buralara hiç yağmur yağmadı. Toprak, dal budak ve yerlere dökülmüş ağaç yaprakları çıtır çıtır, çook kuru...


Yangının üzüntüsünü bir nebze olsun, son kıvılcım vede dumanı boğmanın mutlululuğu ile bastırıp, yanan bölgenin karşı yamacından başlıyoruz tırmanışa. Çok zorlu olmayan kısa bir tırmanışla tekrar çıkıyoruz toprak orman yoluna. Kısa süreli bir nefeslenme ile tekrar başlıyoruz adımlarımızı atmaya.




Ve bir kaç dakika sonra karşımıza çıkan bir Fıstık Çamı ağacının tepesindeki bir adamın, çam kozalağı topladığına şahit oluyoruz. Bizi görünce iniyor hemen tarzan çevikliği ile aşağı. Karısıyla birlikte yüzlerinde sıcacık bir tebessümle, hoşgeldin diyorlar bize. Bizim ise herbirimizin elinde koca bir kozalak evirip çevirip, uzaydan gelmiş gibi inceleyip duruyoruz. Bunu gören köylüler alın diyor, alın istediğiniz kadar. Teşekkür ediyor, ne yapacağımızı bilemediğimiz yapış yapış olmuş kozalaklardan alıyoruz birer tane. Sonra hal hatır sorup, konuşuyoruz biraz sağdan soldan, en çokta onlardan. Ve uğurluyorlar bizi yine yüzlerinden eksik olmayan bir gülümseyişle... Ve düşünüyorum da misafirperverlikte aslonan yedirme içirme değil, içten bir gülümseyiş en büyük ikramdı bence...




Bugün yürüdüğümüz patikalar huzur ve bereket dolu. Bereket diyorum çünkü Fıstık Çam ormanlarının içlerinde yürüyoruz. Bilenleriniz bilir ama ben bilmeyenleriniz için söyleyeyim Türkiye'deki çam fıstığının yüzde 80'ni Kozak bölgesinde üretilmektedir. Geri kalanı ise Antalya ve Maraş bölgelerinde.





Saat 13;30. Görseli şahane orman yollarında yürümenin hazzı ile unuttuğumuz açlığımız, karşımıza çıkan bir çeşme ile aklımıza geliyor. Yemek molasını burada vermeye karar veriyoruz. Yakıyoruz her zamanki gibi ateşimizi, koyuyoruz çay suyumuzu... Ne varsa çıkarıyoruz çantalarımızdan, yiyor içiyoruz sohbet ederken afiyetle. Karnımızda doyuyor, ruhumuzda...



Bir saat sonra kalkıyor ve tekrar dalıyoruz fıstık çamlarının arasına. Bırakıyoruz bir bir çeşmeleri, arkamızda, yürüyoruz şahane yollarda. Ve kulaklarımıza gelen kuzu melemeleri ile heyecanlanıyor, adımlarımızı hızlandırıyoruz biraz.



Ve çok sürmüyor görüyoruz kuzuları. Etrafta kimsecikler yok. Burası köye çok yakın olmalı. Tabi dayanamıyor bizim arkadaşlar, hemen atıveriyorlar kendilerini kuzuların, oğlakların içine. Kuzular kaçmıyor, hemen geliyorlar bizimkilerin kucağına. Ya çok açlar yada çok sosyal. Bir süre meleşiyorlar karşılıklı. Ne dediklerini anlamasakta onlar bizi, bizim sevgimizi gayet iyi anlıyorlar... Zor ayrılıyoruz yanlarından.




Yolcu yolunda gerek deyip, düşüyoruz Fıstık Çamlarıyla süslü taş yola. Çok sürmüyor köyün arka sokaklarından giriyoruz köye. Fıstık Çam kozalağı hasadı yapmış köylülerle karşılaşıyor, kolaylıklar diliyoruz onlara. Konuşuyoruz yine fıstık üretimi ve verilen emek üzerine. Bu işin çok meşakkatli olduğuna gözlerimle şahit olmuş bir kişi olarak emeklerinin tam karşılığını alıp alamadıklarını sorguluyorum kendi kendime!.. Her şeyde olduğu gibi bundada üreticinin değil, aracıların kazandığına kani oluyorum üzülerek, bir kez daha...


Saat 15;50. Artık araçlarımızın yanındayız. Bugün yürüdüğümüz 13,5 km.lik yolun, zerre yorgunluğunu hissetmeden, biniyoruz araçlarımıza. Buralara kadar gelmişken süt ve yumurta almadan gitmek olmaz deyip, düşüyoruz Bağyüzü yollarına...






Saat 17;00. Bağyüzü köyünün biraz dışında Belen'deyiz. Orman içinde fıstık çamlarının altında Hüseyin Koç abimizin yanına geliyoruz. Görünürde kimsecikler yok. Hemen küçük bir ateş yakıyoruz, çeşme başında. Soğuk değil ama en az iki saat burada kalacağımızı hesap ederseniz, üşüyeceğimizi kestirmek hiçte zor değil... Neyse ateşi yakıp, süt ve yumurta üreticilerimizi yerinde ziyarete gidiyoruz. Çayırlıkta bizi ilk karşılayan inekler oluyor. Biraz daha ileride tavuklarda ineklerle birlikte özgürlüğün tadını çıkarıyorlar. Buradaki tavuklar gezen tavuk olmaktan çıkmışlar artık. Akşama kadar ormanın şu köşesi senin, çayırlıkların bu köşesi benim gezip duruyorlar. Valla günde kaç bin adım atıyorlar bilmem ama 10 binin üzerinde adım artıklarını rahatlıkla söyleyebilirim... Yahu daha ne olsun! Bu tavukların yumurtası sağlıklı olmayacakta hangi tavuğun yumurtası sağlıklı olacak... Sahi isterseniz bi bakalım, bizim tavuklar bugün ne yumurtlamışlar...



Ooo... Görüyormusunuz! Folluklar dolu... Eh işte bunlar, bugün bizim için...



İneklere gelince, onlar henüz yaylımdalar. Başlarında kimse yok, kafalarına göre takılıyorlar. Sağım saatleri gelince, sağım yapılacak yere gelip, tek tek sıraya giriyorlar. Eee kolay değil, onlarda ürettikleri sütü biran önce verip kurtulmak istiyorlar tabi...



Evet, Hüseyin abide geldi işte. Sağım saati gelene kadar ateş başı sohbetle vakit geçiriyoruz. Sonra geliyor sağım saati ve alıyoruz litre litre mis kokulu sütlerimizi. Vakit bizim için bi hayli ilerliyor. Vedalaşıyoruz arkadaşlarımızla, teşekkür ediyoruz Hüseyin abiye ve hayvanlarına, düşüyoruz evimizin yoluna...


SON SÖZ...
Bugün günlerden keşif günüydü. Ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz bir gündü. Öylede oldu. Madencilerin katlettiği doğaya şahit olduk yeniden, yanmış ağaçları ormanı görüp üzüldük, kıvılcımlar çıkararak hala içten içe yanan bir ağaç kökünü söndürerek, muhtemel büyük bir orman yangınını önlemenin mutluluğunu yaşadık, Kaplan köyünün güleç yüzlü insanlarıyla tanışıp, çam fıstık kozalaklarının hasadına tanık olduk. İneklerden süt, tavuklardan yumurtalarımızı aldık...

Kısacası bugün gittik, gezdik, gördük, öğrendik, aldık, verdik, mutlu ve mesut evlerimize döndük... Daha ne olsun...

Genel anlamda beni mutlu eden, görseli şahane, yürümesi kolay bugünkü parkuru değerlendirme puanım; 10/9.

Not: Bu yazıda kullanılan toplam 57 adet fotoğraf'tan 1, 20, 33, 55, 56 ve 57. fotoğrafların çekimi Meral Kantur'a, 13. fotoğrafın çekimi Suat Yalıç, 25. fotoğrafın çekimi ise Erhan Çiftçi'ye ait olup, diğer çekimlerin tamamı bana aittir.

Murat Turan - 2019