İzleyiciler

17 Şubat 2020 Pazartesi

DARIDERE'DE KAYBOLMAK. (15.02.2020)


DARIDERE'DE KAYBOLMAK. (15.02.2020)

Şimdi yazının başlığına bakıpta, hemen dağlarda kaybolduğumuzu sanmayın sakın. Kaybolduk derken, doğanın muhteşem güzelliği karşısında, ruhen kaybolmaktan bahsediyorum... Kazdağlarının en güzel köşelerinden, Darıdere'ye gelipte kaybolmayan mı var sanki. Buraya her mevsim geldim. Ve her gelişimde de aynı duygulardan; heyecan, mutluluk ve huzurdan başka bir şey hissetmedim...

Şimdi bugünü anlatmadan önce müsaade ederseniz, sizlere biraz geçen haftadan bahsetmek istiyorum... Biliyorsunuz geçtiğimiz hafta yazı yazmadım, daha doğrusu yazamadım... Şimdi diyeceksiniz ki niye? Bende diyeceğimki işte eyle!... Şaka bi tarafa, geçen hafta dağlar yerine, tüm günümü aileme verip, muhteşem saatler geçirdim. Neler mi yaptık.




Ohooo!. Neler yapmadık ki. Sabahın erken saatlerinde sevgili kızım ve eşimi kolundan tuttuğum gibi Kazdağları'nın eteğine, Feronia'ya kahvaltıya götürdüm... Biz buranın, muhteşem şömine başı kahvaltısınıda, güleç yüzlü sahibesi Kader hanımın sohbetinide, çok severiz... Huzur bulur mutlu oluruz burada, ailece... Öğlene kadar burada vakit geçiriyoruz. Burasını mutlaka anlatmalıyım sizlere. Ama daha sonra... Her neyse saatler sonra ayrılıyoruz Feronia'dan... Biliyorsunuz artık, her sabah yolumuzu bekleyen dostlarımız var bizim... Mideler dolu, yüzlerimizde tebessüm, biniyoruz arabamıza ve ver elini bağevi... Çok sürmüyor geliyoruz kendi köyümüze. İniyoruz arabadan. Ve her zamanki bağırışmalı karşılama ve curcunalı kavuşma...



Alfa hav hav, Hera hev hev, ördekler vak vak, tavuklar gıd gıd gıd gıdak... Ve başlasın oynaşmalar... Bi süre vakit geçiriyoruz bizimkilerle. Sonrasında vedalaşıp buradanda ayrılıyoruz. Ama eve gitmiyoruz hemen. Bugün için başka bir planımız daha var, bizim...



İstikamet Güre deve güreşleri... Hayatımızda ilk kez böyle bir etkinliğin içerisindeyiz... Rengarenk develer, cazgırın yani modern tabirle sunucunun heyecan dolu manilerle süslenmiş takdimi, bizleri bambaşka dünyaya götürüyor, ruhumuz renkleniyor... Kızımın neşesi yerinde, eşimin yüzünde kocaman bir tebessüm. Ve günün sonunda evimize, ailece biraz yorgun ama müthiş bir huzur ve mutlulukla dönüyoruz... Ben hemen günümüze dair bişeyler yazma hazırlığına girişiyorum. Ama Hazan hanım; "Bugünümüzü yazma, bırak yaşadıklarımız bize kalsın" deyince, bende yazmaktan vazgeçiyorum...

İşte böyle kıymetli dostlarım. Öğrendiniz artık, sizlere geçen hafta neden yazamadığımı. Ama emin olun bu hafta Kazdağları'nın en şahane köşelerinden birini adımladım. Ve şimdi izninizle bugün ne gördüm, ne yaşadım onları anlatayım sizlere...

15.02.2020 Cumartesi...
Bugün dağlara Gömeç'ten Suat abi ile gideceğiz. Geçmiş yazılarımı okuyanlar bilir, Suat abi; şen şakrak, hayat dolu doğaya ve eşine aşık olmaktan başka kötü alışkanlığı olmayan birisidir. Onu içindirki taa Gömeç'ten kalkıp geliyor Akçay'a. Saat 10'da buluşuyor, vuruyoruz Altınoluk yoluna... Yol boyunca her telden, çoğunluklada bugün gideceğimiz parkurdan sohbet ede ede Narlı köyüne geliyoruz. Buradan itibaren yollar bozuluyor, hızımız düşüyor, taşlı çakıllı, çukur yollarda atlaya zıplaya ilerliyoruz. Ama ormana kavuşmanın heyecanı ile kalp atışlarımız hızlanıyor... Tam 13 km sonra ormanın derinliklerine, Darıdere'ye ulaşıyoruz...


İniyoruz büyük bir heyecanla aracımızdan... Hava durumu yağmurlu göstermesine rağmen yağış yok. Varolan sadece tatlı bir serinlikle, yüzümüze vuran çiselti ve birde kuş cıvıltıları...



Saat 11;30. Geçiriyoruz tozlukları botlarımızın üzerine, kuşanıyoruz çantamızı ve vuruyoruz ayağa bulaşmayan su birikintili, çamurlu yollara...



KİM İSTEMEZKİ...
Çamuru bırak, tabiata bak... Şu her yerden boynunu uzatan, doğayı kızıl renkli yaprakları ile süsleyen meşelerede bi bakıverin hele... Şimdi sizlere soruyorum kim istemez böyle bir yolda yürümeyi, kendini dinleyip, kendi şarkısını söylemeyi. Baştan aşağı huzur kokulu bu yollarda yürümeyi, kim istemez, kim...



 

İşte yürüyoruz böyle bir yolda. Ve biraz ileride ikiye ayrılan yolun sağından giriyor, özel bir firmaya ait tesislerin yanıbaşından geçiyoruz. Ormanın tam orta yerinde koca bir tesis. Binalar, müştemilatlar vs vs... Kim ruhsat vermiş bunlara. Bu arazi kimindir, devletinmidir yoksa şahıs malımıdır, bilmiyorum. Ama bildiğim bişey varki biz el birliği ile ülkemizin yaşamsal varlıklarını yok etmeye and içmişiz. Ne diyeyim. Üzgünüm, üzgünüz...







Tesis boyunca uzanan yolda yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza minik bir akarsu çıkıyor. Yaz mevsiminde cılızlaşan şimdilerde coşkunlaşan bir akarsu. Su boyunca biraz yukarılara doğru yürüyüp, dar ve sığ bir yerden karşıya geçiyoruz... Dere solumuzda devam ediyoruz, yürümeye. Sık sık boylu boyunca devrilmiş veya tam orta yerinden kırılmış ağaçlarla karşılaşıyoruz... Anlaşılan kış çok çetin geçmiş buralarda... Yağan kar, yağmur ve sert rüzgarlar...


YÜZÜLESİ TRAVERTENLER...
Hava nem yüklü. Karşıki tepeler sis içinde ve biz tamda o tarafa doğru yürüyoruz. Ve işte geliyoruz travertenlere... Travertende ne derseniz, bende derimki size Pamukkale aklınıza gelsin. Ama öyle beyazından değil. Çünkü travertenler renk ve şekil olarak farklılık gösterebiliyor. Burada olduğu gibi. Şimdi size birde bilimsel tanımını vereyim isterseniz. Traverten; Kalsiyum biokarbonatlı yer altı sularının mağara boşluklarında veya yeryüzüne çıktıkları yerlerde içlerindeki kalsiyum karbonatın çökelmesi sonucu oluşan kimyasal tortul bir taştır. (http://www.cografya.gen.tr/sozluk/traverten.htm)





İşte bizim travertenlerin tam orta yerinden kıvrılarak geliyor, Darıdere'nin coşkun suları. Ve içinde yüzülesi büvetleri. Temmuzun tam ortasında bu büvetlerde yüzmek nede güzel olur bilirmisiniz. Ama gelmediyseniz eğer buralara, yahutta gelipte girmediyseniz bu kutsal sulara nereden bileceksiniz... Nereden bileceksiniz ki buz gibi bu köpüklü suların, insanın aklını başından alıp yeniden doğmuş gibi yaptığını...



Daha yolumuzun başındayız. Bugün doğaçlama yürüyeceğiz. Onun içindirki fazla oyalanmıyoruz travertenlerde ve koyuluyoruz yine ancak masallarda olur dedirten yollara... Karaçamlar, meşeler. Ve bakın şu birbirlerine sıkıca sokulmuş göknarlara. Karşılarında çırılçıplak kalmış meşelere karşı nasıl da mağrurlar...


Gülümseyip geçiyoruz göknarları. Yükseliyoruz hafiften. Rakım arttıkça yol kenarlarında kar birikintileri görmeye başlıyoruz.

 
Bu arada nasılda mutluyuz bir bilseniz. Ne önümüze çıkan küçük derecikler, nede zaman zaman bizi üşüten rüzgar bu mutluluğumuza gölge olamıyor...



VAROLTEPE...
Darıdere şelalesine gitme niyetindeyiz ama yerini tam olarak hatırlamıyoruz. Buralarda bir yerde olmalı ama nerede... Tırmanıyoruz sisli tepeye doğru ve geliyoruz Varol tepeye. Evet burasını çok iyi hatırlıyoruz. Şimdi sisli olsada şahane bir kanyon manzarası vardır buranın... Seyrine doyamayacağınız, baktıkça sizi içine alan, alıpta kanatlandırıp uçuran bir manzara... Bizde uçmak istiyor, beş dakika sessizlik molası diyoruz...





Bu arada yolumuzun üzerinde olupta, derin kanyon nedeniyle yanına inemediğimiz irili ufaklı bir çok çağlayandan da bahsetmeliyim sizlere. Özellikle suyun fazla olduğu bu mevsimlerde oluşan, yazları ise göremeyeceğiniz olağanüstü bu güzelliklere şahit olmak, bizleri son derece mutlu ediyor. Her birisi ayrı bi güzel. Ama içlerinden bir tanesi varki dakikalarca gözümü alamadım ondan...




SÖZÜMÜZ OLSUN...
Kayaların arasından geliyor ve bir mağara oluşumunun üzerinden tül perdesi gibi aşağıya süzülüyor... Nasıl bir davetkar anlatamam. Aslında bugünkü geziyi kesip, tüm zamanı; onun yanına varmak ve ona dokunmak için harcamak işten bile değil... Uzun uzadıya seyreyliyoruz onu. Ve Suat abiyle bir dahaki gelişimizde oraya inmek için sözleşip, şimdilik yolumuza revan oluyoruz...





Yürüdükçe yürüyoruz. Sohbet koyu. Yolumuz renk cümbüşü içinde. Artık bize dere boyunca kestane ve çınarlar eşlik ediyor... Kar birikintileri biraz daha fazlalaşıyor... Darıdere şelalesini geçmiş olmalıyız. Olsun, yinede çok mutluyuz. Artık yürüdüğümüz yol güzel olduğu kadar, bize yabancılaşıyor... Döneceğiz. Ama önce mola vermeli, ateş yakıp, sıcak bişeyler içmeliyiz...




MOLA...
Saat 13;45. Yakıyoruz hemen yolun kenarında ateşimizi... Yanıbaşımızda oluk oluk akan su kaynağından, çaydanlığımızı doldurup, koyuyoruz üstüne. Arkamızda gürül gürül akan derenin sesi, önümüzde ateşin sıcaklığı ve bitmeyen sohbetler... Pek bişey yemiyoruz ama koca bi çaydanlığı bitiriyoruz... Neredeyse bir saattir buradayız. Ateşi söndürüp, düşüyoruz dönüş yoluna...





Yürüyoruz yine aynı şahane yollardan, içinde bulunduğumuz tabiatın güzelliğini sindire sindire... Kar birikintili yolları, gürültülü sesleri ile ak köpüklü çağlayanları bir bir geride bırakarak, kâh kızıl, kâh havanın griliğine uyum sağlamış toprak yolları aşıyoruz ama maalesef Darıdere şelale yol ayrımını bulamıyoruz... Vakit artık geç oluyor. Daha fazla oyalanmak istemiyor, adımlarımızı hızlandırıyoruz...

Saat 17;10. Nihayet geliyoruz aracımızı bıraktığımız yere... Ve bu haftada içimizdeki doğa hasretini dindirmenin hazzı ile arabamıza binip, yine taşlı çakıllı yollardan tıngır mıngır evimizin yolunu tutturuyoruz...


SON SÖZ...
Kazdağlarının her köşesini ayrı bir severim... Darıdere'yi ise kızımdan ötürü severim. Çünkü onunla ilk kampımızı burada yaptık. İlk zorlu doğa yürüyüşümüzü - ki onunla yürüdüğümüz o zamanki Gürleyik Şelalesi parkurunu herkes yürüyemez öyle- burada yürüdük. Ve tabi Darıdere'nin tabiatını, her yerinden kayasından, toprağından fışkıran sularını, hangi yöne yürüseniz size eşlik eden bitmez tükenmez derelerini, yüzülesi büvetlerini ve de gürleyen ak köpüklü çağlayanlarını hesaba katarsanız Darıdere'yi sevmemeniz mümkün değil... Bizde çok sevdik. O kadar sevdik ki burayı, önümüzdeki günlerde gündüzüyle birlikte gecesinide yaşamaya, yani burada kamp yapmaya karar verdik...

Bugün bizleri evlerimizde sabırla bekleyen eşlerimiz başta olmak üzere, yol arkadaşım Suat abiye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum....

Not; Bu yazıda kullanılan 48 adet fotoğraftan 10 ve 48'inci fotoğraf Suat Yalıç'a ait olup, diğer fotoğraf çekimlerinin tamamı bana aittir...

( http://muratinayakizleri.blogspot.com.tr/?m=1 )

Murat Turan - 2020