
KAZDAĞLARI KİRSEALANI KEŞİF YÜRÜYÜŞÜ (06.12.2018)
Perşembe günleri bizim grubun keşif günüdür.
Uzun bir aradan sonra ilk kez bir keşif yürüyüşüne katılacağım. Bundaki en büyük etken gidilecek bölgeye ayrı bir sempati duymamdı.
Kazdağlarının bir başka cennet köşesi, binbir pınarlı, sonbaharlar ülkesi, Kirsealanı'nın bilinmeyen derinliklerinde kaybolacaktık bugün...
Daha önceleri söyledim mi bilmiyorum ama sabahları kızımı okula ben bırakır, akşamlarıda alırım. Ama bugün bir sorunumuz vardı. Etkinlik için buluşma saati bana uymuyordu. Arkadaşlarımla konuşarak biraz onların, birazda kızımın fedakârlığı ile buluşma saatini ayarlıyoruz. Ve her zamankinden 15 dakika daha erken uyanıyor kızım... Kahvaltımızı yapıyor, çıkıyoruz birlikte evden. Önce onu okula bırakıyor, sonra buluşma yerine doğru devam ediyorum...
Saat 08;15. Zeytinli köyündeyim. Alışkanlıkla buraya, ben hep köy diyorum ama aslında burası şimdilerde, mahalle statüsünde. Hemde ne mahalle; marketler, pastane, fırın, doktor muayenehaneleri, eczane, düğün salonu yani ne ararsanız var bu mahallede. Zeytin ve zeytinyağı dükkânlarını hiç söylemiyorum bile...
Lafı uzatmayalım, aracımı uygun bir yere parkediyor, eşyalarımla birlikte arkadaşlarımın aracına geçiyorum... Araçta tam beş kişi, hiç durmadan çıkıyoruz yola... Kısa bir süre sonra Mehmetalan köyüne geliyoruz. Köyün ara sokaklarından, iniyoruz dereye doğru ve köprüden geçip, Akaleos kamping yönüne devam ediyoruz.
Yolumuz toprak, taş karışımı, etrafı çam ve zeytin ağaçları ile iç ferahlatıcı bir yol. Defalarca yürüdüğümüz bu yolun her karışını çok iyi biliyoruz. Ama bizim yürüyüşe başlayacağımız yer, ormanın çok daha derinlikleri olacak... Ve yaklaşık 10 km sonra geliyoruz, Kirsealanı'na. Bizi ulu çınarlar karşılıyor. Köprüden geçip ağaçların arasına bırakıyoruz aracımızı...
HAVA ÇOK SOĞUK...Arabanın kapısını açar açmaz, yüzümüze acı bir soğuk çarpıyor. İniyoruz arabadan. Hava çok soğuk ve rüzgarlı. Yüzümüze, var gücüyle çarpan, varla yok arası kar tanecikleri heyecanlandırıyor bizi. Çantalarımızı alıyor, tozluklarımızı giyiyoruz. Ben yürürken üzerimdeki bir kat giysiyi çıkarmayı planlarken, şimdi onun üzerine rüzgarlığımı da giymek zorunda kalıyorum...





Saat 09;00. Başlıyoruz yürümeye. Her yerde sonbahardan kalma, sarı turuncu yapraklar var. Ağaçlar çırıl çıplak. Uğuldayan rüzgâr, karlı buz tanelerini yüzümüze yüzümüze vuruyor. Ellerimiz yüzümüz buz kesiyor adeta. Solumuzda akan coşkun ve berrak dere ise hem güzelliği hemde gürül gürül sesi ile ben buradayım diyor... Evet, hava çook soğuk ama, doğa her koşulda tüm güzelliğini bize sunuyordu. Hava ne kadar soğuk olursa olsun kayalardan, çeşmelerden akan pınarlardan su içmeyi, hiç ihmal etmiyoruz. Yürüdüğümüz yol, dökülmüş çınar yapraklarıyla rengarenk...


SONBAHAR'DAN KIŞ'A....Ama bir süre sonra yerdeki çınar yapraklarının da beyaza büründüğünü görünce anlıyoruz ki yükseklerde bi hayli kar vardı. Hele koca çınarın yanıbaşındaki çeşmeye geldiğimizde, artık beyaz örtü, somut olarak karşımızda duruyordu. Bu çeşmeyi severim. Çünkü geçen yıl eşimle yaptığım yürüyüşte, burada yemek molası vermiştik. Zaman nasılda akıp gidiyor...

KAR BİZE EĞLENCE, YA DİĞER CANLILARA?..Yolumuz hafifte olsa tırmanışlıydı. Yükseldikçe rüzgarın ve soğuğun şiddeti, dahada artar olmuştu. Ağaçlar ve yollar ise gitgide beyaza bürünüyordu. Artık yürürken, geride ayak izlerimizi bırakıyorduk. Açıkçası, bugün bu kadarını beklemiyorduk. Büyük bir sürprizdi bizim için. Görüntü gittikçe güzelleşiyor, durmadan fotoğraflar çekiyorduk. Ama bizim için güzel olan şey, acaba başka canlılar için ne ifade ediyordu. Hiç düşündünüz mü bunu...
Çünkü kar ve kış, soğuk demek, fakir fukara için darlık, kedi ile köpeğin, kurt ile kuşun açlıkla mücadelesi demektir. Kar bazı kişiler için eğlence iken, bazı canlılar için hayatta kalma çabası demektir...MADALYONUN DİĞER YÜZÜ...
Ama tabiki bir de madalyonun, diğer yüzü vardı. Doğanın bu kara ihtiyacı var. Kar demek, su demek. Su demek, hayat demektir... Şimdi diyeceksiniz ki bu ne yaman çelişki... Ama hayat, işte bu kadar gerçek...

Olsun, yinede biz dört mevsimi tadında yaşayan güzel ülkemizle, ne kadar gurur duysak azdır. Yanılıyormuyum ! Ne kasırga biliriz, ne tufan, ne de tusunami. Her mevsimi, bütün güzelliği ile yaşarız. Memleketimizin her köşesi, ayrı bir cennettir. Tıpkı şu anda burası gibi...


Artık karlar ülkesindeyiz. Devasa göknarlar elleri ve kollarıyla öyle yakalamış ki kar tanelerini, dantelden gelinlik giyer gibi olmuşlar. Yapraksız dal budak ağaçlarda boş durmamış, herbiri kendisini beyaza bulamış... Hani, ilkokulda kış manzarası resmi yapardık da sonra ağaçların dallarına, pamuklar yapıştırırdık ya. Hah, işte tam da öyle bir görüntü ile karşı karşıyayız...
İşte biz böyle bir yolda, yürümeye çalışıyoruz. Fotoğraf çekmekten, eldiven giymeye fırsat bulamasamda, ellerimi hissetmesemde, her şey olağanüstü güzeldi... Yıllarca Erzurum, Bitlis, Kars, Sarıkamış bölgelerinde yaşamış biri olarak, soğuğu pek sevmediğimi söylemeliyim... KAYBOLAN ARABA...
Bitlis'te öyle bir kar yağardı ki günler sürer ve kar kalınlığı, kırsalda metreleri bulurdu. Bir gün hiç unutmam sabah kalktık, eşimle bir yere gideceğiz. Çıktık sokağa, araba yok. Her yer bembeyaz. İlginç olan sokak bomboş görünüyor. Akşamdan epey bi kar yağmıştı. Tabi hemen durumu anladık. El yordamıyla arabanın yerini tespit ettikten sonra, yaklaşık bir saatte arabayı, kürekle zor çıkartmıştım karın altından...
Yani şimdi sizlere anlattığım ve bizi mutluluktan çıldırtan 5-10 santimlik bu kar, doğuda yağan karın yanında, "pamuk şekeri" gibiydi... Ama olsun yine de bizi mutlu etmeye yetmişti...
KAR, DOĞANIN RÖNTGEN FİLMİDİR...Ha birde şunu söylemeliyim ki karda, gizli saklı hiç bişey olmuyor. Kar bize yabani hayat ile iç içe olduğumuz mesajlarınıda veriyor. Mesela, tahminen yaklaşık yarım saat önce bize doğru bir ayının yürüdüğünü görüyoruz, ayak izlerinden. "Neden kış uykusuna yatmadın ayı kardeş!" diye soracak halimiz yok. Keyfi nasıl isterse, kafasına göre takılan bir ayı işte... Yine bir kaç domuzun yol kenarındaki toprağı karıştırarak, yiyecek bişeyler aradığını görüyoruz...
Söylemiştim size, burada hayat her koşulda devam ediyor...



Yürüyoruz, nisbeten inişteyiz. Zaten kar yavaş yavaş azalıyor ve yerini bildik tanıdık sonbahar renkleri alıyor... Rüzgar yine deli gibi esmeye başlıyor. Ürkütücü bir uğultu... Bir ara korkuyorum, başımıza ağaçlardan dal düşecek diye... Karaçamlar, kızılçamlar, pelitler... Yavaş yavaş bitki örtüsü değişiyor...
KARAR ZAMANI...Saat 13:00. Elimizdeki kayıtlı rotanın sonuna geliyoruz. Gps'e göre aracımız çok yakın ama şuan takip ettiğimiz yol, bizi aracımızdan gittikçe uzaklaştırıyor... Ya bu yolu takip edecektik, yada sağımızdan direkt tepe aşağı inişe geçecektik...

Deyim yerindeyse, bodoslama inmeye başlıyoruz tepeden. Çok kısa süren bir patikanın sonunda, bir dere yatağına çıkıyoruz. Yosun tutmuş taş ve kayaların arasından, belli belirsiz su akıyor. Bu akarsu yatağı, belliki aşırı yağışlarda canlanıyor. Kırılmış dal ve budaklar, kaygan kayalar, çukurları dolduran kurumuş yapraklar... Adımlarımızı çok dikkatli atmalıyız. Düşe kalka iniyoruz...


ATEŞ, YEMEK, SOHBET...
Saat 13;45. Koca bir çınarın dibindeyiz. Hala dere yatağındayız. Ne kadar sonra yola çıkarız, bilmiyoruz. Yorgunuz ve en önemlisi, burada rüzgar yok... Eee... Yemek molası için buradan daha mı iyi yer bulacağız....
Hemen çıkartılıyor çantalardan, çıra ve kuru odunlar. Yakılıyor ateş. Çevreden topladığımız kuru dal parçaları ile ateşi harlandırıp, sokuluyoruz yanına. Bişeyler atıştırırken, sohbet etmeyi ihmal etmiyoruz... Yukarıları, bembeyaz karı, kurdu ,kuşu, yerel yönetimlerin çevre hakkındaki yaptıklarından, yatırımlarından konuşuyoruz...
Saat 15;20. Uzun bir mola oluyor bizim için. Ve ateşi söndürüyor, çıkıyoruz yola. Daha doğrusu, dere yatağından inmeye devam ediyoruz.

ASIRLIK ÇINARLAR...İnanamıyoruz, beş dakika sonra tekrar orman yolundayız. Düz yola indiğimiz için sevinçliyiz. Bu yol, sabah araçla geçtiğimiz yoldu. Çok sürmüyor aracımızı görüyoruz. Ama dikkatimizi, hemen solumuzda yapraklarını tamamen dökmüş, devasa bir çınar ağacı çekiyor. Dayanamayıp hemen iniyoruz yanıbaşına. Bu tür devasa bir çok çınar görmeme rağmen, her defasında hayretler içinde kalır, hemen fotoğraflarını çekerim. Kaç asırlık olduğunu bilmiyorum ama şuan resmen, bu tarihin içindeydim...


GÜNÜN DEVAMI VAR...Saat 15;45. Yaklaşık 17 km.lik yürüyüşün ardından, aracımızı bıraktığımız yerdeyiz. Oyalanmadan, biniyoruz aracımıza. Erhan bey, sürpriz bir şelale ziyaretinden bahsedip, aracın yönünü farklı bir yoldan, dağa doğru çeviriyor. Yükseldikçe, doğaya tekrar kar hakim oluyor. Yollar, yatağına sığmayıp taşan sulardan, dereye dönmüş durumda. Zaman zaman arabadan iniyor, araç sudan geçtikten sonra tekrar biniyoruz...


BİR GELİN GİBİ...Saklı şelaleye geldiğimizde bir araç ve yanında, üç kişi görüyoruz. Ateş yakmış, yiyip içip keyif yapıyorlar. Ama biz önce şelaleyi görmek istiyoruz. Bu şelaleye, yazın "Vallah Şelalesi'ne" giderken de uğramış, çok sevmiştik. O zamanlar kayalar arasında kendini saklamış, minicik, sessiz, şirinmi şirin bir şelalecikti. Halbuki şimdi gürül gürül sesini ve beyaz karlar içinden kendini bırakan ak köpüklü sularını, taa yoldan duyuyor ve görüyorduk. Yanına, kar ve buzla kaplı kayaları tırmanarak çıkmak tehlikeli de olsa, biz bunun için gelmiştik. Heyecanla, bir çırpıda çıktık kayaların arasından. Ve bizi muhteşem görüntüsü ile öyle bir karşılıyor ki. Bir gelin gibi nazlı, bir ak sakallı dede gibi mistik... Üzerimize sıçrattığı kar gibi beyaz sularıyla, aklımızı başımızdan alıyor. Burada huzur var, yüzümüzde gülümseme, yüreğimizde coşku... Sorarım size! Bu duyguları aynı anda, ne hissettirebilir size...

İniyoruz şelaleden... Biraz ileride ateş yakıp, keyif yapan arkadaşların ısrarları ile sokuluyoruz yanlarına. Hemen ateşe biraz daha odun atılıp, harlanıyor. Izgara ve masa üzerinde ne varsa, bizede ikram ediliyor. Sanki evlerine misafir olmuşuz gibi ne varsa önümüze koyup, ısrarla yememizi istiyorlar. Benim yurdumun insanı böyledir işte. Onun ruhunda vardır, elinde ne varsa bölüşmek... Çünkü onlar Kuvayı Milliyecilerin torunlarıydı....

ÜÇ MEVSİM BİR ARADA...Saat 16;50. Hem şelale hem misafirperver dostlarımızla vedalaşıp, ayrılıyoruz. İndikçe kar yerini yeşile, turuncuya bırakıyor. Güneş batmak üzere. Araçta seyir halinde ve sohbet içindeyiz. Bi süre sonra, bir virajı döner dönmez gözümüze çarpan üç renk tabiat karşısında, biran şaşkınlık yaşıyoruz. Hemen duruyor, fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Sizce de ilginç değilmi? Hemen önümüzde yeşil deryası içinde bahardan bir kesit, ortada turuncuya çalan renkleriyle sonbahar ve hemen sonrasında ise bembeyaz tepeleriyle kış mevsimi... Burası Kazdağları ve yorum sizin...
Bitmedi buda kapanış manzaramız olsun. Batan güneşin kızıllığını, bulutlara yansıtması... Muhteşem değil mi ?...Gün boyu, mutlu olacak o kadar çok şey gördük ki umarım bunları sizlere doğru yansıtabilmişimdir... Emin olun bu güzellikleri tam anlamıyla anlatmak çok, ama çook zor...
Saat 17;50. Zeytinli'deyiz. Vedalaşıp, ayrılıyorum arkadaşlarımdan... Biran önce, evime gitmek istiyorum. Galiba bugün her zamankinden daha çok özledim, sıcak evimi...
SON SÖZ...Keşif yürüyüşleri belirsizdir, sınırsızdır, sürprizlere açıktır. Ne zaman ne olacağını, ne ile karşılaşacağını bilemez, kestiremezsin. İşte bugün böyle bir gün yaşadık. Açıkçası kar beklemiyorduk, ama muhteşem bir kış şöleni yaşadık. Bu kadar soğuk ve rüzgarda beklemiyorduk. Ama manzaranın sarhoşluğu karşısında üşümeyi de unuttuk. Bizim minik saklı şelalenin, gürül gürül ak köpüklerini etrafa saçarken görüp şaşırdık. Mutluluk ve huzur bulduk. Herkes payına düşen mutluluktan bir parça aldı, koydu yüreğinin bir kenarına... Sevdikleriyle paylaşmak üzere...
Yediğim içtiğim benim, beni mutlu eden gördüklerim sevdiklerimin olsun...
Bugünü beraber yürüyüp, beraber yaşadığım, ayak izlerimizin birbirine karıştığı yanımdaki yol arkadaşlarıma, sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum...
Sürprizlerle dolu bugünkü parkuru değerlendirme puanım;10/10
Not: Bu yazıda kullanılan toplam 49 adet fotoğraftan 48 adedi bana, 1'inci fotoğraf ise Erhan Çifçi'ye ait çekimlerdir.
Murat Turan-Akçay 2018
















































